“Onlar sana, üzerine ölüm çökmüş insanların baygınlığı içinde bakarlar. Korktukları başlarına gelsin!”3 Bakışı bu olan insan, Kur’ân’dan ve onun tebliğcisi olan Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne anlayabilir ki!. Hiçbir şey. Hâlbuki kalbini Kur’ân’a göre akort eden bir insan, kâinatın nabzı gibi atıp duran hâdiseleri, kendi kalbinin atışları içinde duyar. Neden? Zira kâinat ile kendi arasında bir birlik kurmuştur da ondan.
Evet, hâdiselerin nabzını elinde tutamayan insanların, irşad adına fazla bir şey yapacakları da söylenemez. Aslında bu, biraz da Kur’ân’a bir bütün olarak bakabilme keyfiyetiyle alâkalıdır.
Aynı meseleye bir başka zaviyeden yaklaşacak olursak; âfâkî ve enfüsî âyetleri, Kur’ân âyetlerine tatbik edip ondan bir terkip yapma, tebliğcinin hiçbir zaman müstağni kalamayacağı bir ön şarttır. O, tebliğinde, bu sahada başarılı olduğu nispette başarılıdır. Aksi hâlde gerisi, hem kendisi hem de muhatapları için bir vakit israfıdır. Evet, tebliğ adamı bütünüyle İslâmî sıfatlarla muttasıf olmalı ve hep farklılığı ve fâikiyetiyle oturup kalkmalıdır.
Dipnotlar
- 3 Muhammed sûresi, 47/20.