“Harun, halife oldun. Milletin parasını sağa-sola savurdun. Beni de bu işe şahit tutmak için yanına çağırıyorsun. Unutma, bir gün Rabbinin huzuruna çıkacak ve bütün bu yaptıklarından hesap vereceksin…” diye başlayarak uzun uzun nasihatlerde bulunur. Hâdisenin gerisini, Harun Reşit’in sarayında bulunan bir müşahit bize şöyle nakletmektedir:
Harun Reşit, mektubu alıp okudu. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Her namazdan sonra bu mektubu getirtip okutuyor ve ardından da: “Senin gibi dost esas bu günlerimde benim yanımda olmalıydı. İşte o zaman inhiraftan, kaymaktan kurtulmuş olurdum…”6
Süfyan’a cesaret kaynağı olup ve bir halifeye bu şekilde hitap edebilme gücünü veren neydi? Bu güç onun, dünya karşısında serfürû etmemesi, dünya ve mâsivâyı aşmış bulunmasıydı. Eğer, o da emsali gibi dünyaya bağlansa idi, bir halifeye bu şekilde hitap edemezdi. Harun Reşit ki, beş vakit namazını kılan, haccı, umresi ve nafile orucu olan bir insandı. Rakik ve ince kalbliydi. Ancak bazı yanlış tasarrufları karşısında bir eski dostu, onu bu şekilde ikaz edip uyarıyordu.
Burada, bir lahza durup, insanlığın kurtuluşunu kendilerinden beklediğimiz nesillere evvel ve âhir bir tavsiyemi arz etmek istiyorum:
“Aziz ve onurlu olun. Paçanızı ve yakanızı belli güç kaynaklarına kaptırmayın! Sırf milletimiz ve insanlık için belli vazifeleri kabul etseniz dahi, her zaman müstağni davranın! Hak ve hakikati neşredip yayma mevzuunda başkalarının tahdit ve kayıtları altına sakın girmeyin! Allah’ın koyduğu esaslar çok mühimdir. Siz ancak O’na kul olun! Böyle yaptığınız takdirde sözleriniz tesirli olur ve tebliğ ettiğiniz şeyler de mâşerî vicdanda kabul görür.”
Dipnotlar
- 6 el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 2/353.