İçeriğe geç

Kur’ânî ve İslamî ahlakla ahlaklanmalarıdır. Hiç şüphesiz sahabe içinde de çok farklı mizaçlar vardı. Mesela Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer çok farklı tabiatlara sahipti. Hz. Ebû Zerr’in mizacı, Hz. Osman’ın mizacına uymazdı. Fakat bütün bu huy ve mizaç farklılıklarına rağmen onlar aralarında destansı bir kardeşlik kurmuşlardı, Efendimiz’in beyanıyla, bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine sımsıkı kenetlenmişlerdi.78 Yer yer aralarında tatsız bazı hâdiseler yaşanmışsa da hemen bunu tatlıya bağlamasını bilmişlerdi. Zira o toplumun üyeleri, vahyi çok iyi hazmettiği için birer irade kahramanı hâline gelmişti.Biz de imanı, İslam’ı, ihsanı fıtratımızın bir derinliği hâline getirebilirsek tabiatımızdaki sivrilikler, sahip olduğumuz olumsuz duygular yavaş yavaş rötuşlanacaktır. O güne kadar problem gördüğümüz şeylerin gerçekte problem olmadığını anlayacağız. Allah’ın her bir insanı ayrı tabiat ve mizaçta yaratmasının esprisini kavrayacağız. Başkalarının tavır ve davranışlarını değerlendirmede kendi sübjektif kıstaslarımızı değil, dinin kıstaslarını ölçü alacağız.Şunu unutmamak gerekir ki; insanoğlu, tabiatı itibarıyla hata ve günaha açık yaratılmıştır. Onun, nefis ve şeytan gibi iki azılı düşmanı vardır. İnsanın hayatı boyunca istikametten ayrılmayacağına, hiç günah işlemeyeceğine dair bir beklentiye girersek hayal kırıklığı yaşayabiliriz. İnsandan her şey beklenir. Zira o, âlâ-yı illiyyîn (bir yaratılmışın çıkabileceği en yüksek mertebe) ile esfel-i sâfilîn (bir yaratılmışın düşebileceği en kötü, en aşağılık durum) arasında çok geniş bir alanda gezinen bir varlıktır. En başta insan realitesini bu şekilde kabul edip insanlarla münasebetleri buna göre kurmak lazımdır.Hangimiz bu konuda kendimizden emin olabiliriz ki! Veya hangimiz yaptığımız hata ve günahların yüzümüze vurulmasını veya bu sebeple arkadaşlarımızın bizden uzaklaşmasını isteriz? Şunu çok iyi bilmeliyiz ki; bizim âlemden beklediğimiz, âlemin

107