İçeriğe geç

Kendi ufkundan müşahedeye açık olması ve zılliyet çerçevesinde ötelere nâzır bulunması itibarıyla bu latîfe, her şeyde O’nun esmâsının cilvelerini görme, gördüğü her isimde Müsemmâ-yı Akdes mülâhazalarına menfez aralama ve kanatlarını gererek kendi arş-ı kemâlâtının ötesindeki semâvîliklere açılma cehd ü gayretiyle, hafâ ve ahfânın berisinde ama bütün letâif-i insaniyenin ötesinde önemli bir kıymeti hâizdir.

Hafâ, daha önce de geçtiği gibi, sır dâhil insandaki mânevî letâifin fevkinde öyle yüksek bir temâşâ hâssesidir ki, bu ufkun kahramanı çok defa imkân âleminin serhadlerinde dolaşır; tasavvurları aşkın şeylere şahit olur; esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin mâverâsına ıttıla mazhariyetlerine erer ve felekleri aşar, melekten merhaba görür. Bu ufuk biz gibi bendegânın idrak ve ihatasını aşkın bir bilinmezler ufkudur. Lefkoşalı Galip bu hakikati şöyle seslendirir:

“Mekân u kâinâtta daima mahsûs olur eb’âd,
Vücud-u mâsivânın hârici sırr u hafâdır hep.”

Aslında hafâ, kendi ufku açısından ruh ile Hazreti İlâhiye beyninde –bî kem u keyf– öyle bir latîfedir ki, o, insan-ı kâmilde bir mehbit-ı esrar-ı rubûbiyet aynası ve görülmezleri gösteren bir dürbündür. Hafânın ihâtalı bu hususiyetine nispeten sır, sadece neş’e-i ûlâya nâzır bir temâşâ aleti ise, ona mukabil hafâ, neş’e-i uhrâya bakan bir teleskoptur. Bu itibarla da, onu mâhiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun duyup sezme herhalde ancak melekûtî olanlara müyesser olabilecek bir mazhariyettir. Bazılarına göre onun kendine has enginliğiyle görülüp duyulması, ölümden evvel ölmüş hakikat kurbanlarına armağan edilen ekstra bir sırr-ı ilâhîdir.

242