Bunların yanı sıra özellikle aldığı sorumluluklarla önde görünen insanlar, nefsanîliğe ve dünyevîliğe karşı kapıları kapatıp, arkadan o kapılara onar tane sürgü sürmelidirler. Birisi onları dünyaya çağırdığı zaman da, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” cevabını vermelidirler. Hatta dünyevî beklentiler bir yana onlar, yaptıkları hizmetler karşılığında uhrevî beklentilere bile girmemeli, hayatlarını, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne Cehennem korkusu. Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.”42 felsefesine bağlı sürdürmeli ve sadece Allah’ın hoşnutluğunu istemelidirler.
Zira meseleleri kendilerine bağlı götürenler bugün olmasa da yarın, yarın olmazsa öbür gün heyecan yorgunluğu yaşar, mânen ölür giderler. Kendilerini nefyeden insanlara gelince onlar bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’a hasr-ı nazar etmiş ve O’nun güç ve kuvvetine sığınmış olurlar. O’nun güç ve kuvvetine sığınan ise, sonsuz bir güç ve kuvvete dayandığından dağları aşar, deryaları geçer ama asla yol yorgunluğu nedir bilmez, güç ve tâkatinden de bir şey kaybetmez.
Bu açıdan, toplumun önünde bulunan insanlar sürekli canlı kalmalıdırlar ki etraflarına can verebilsinler. Kalb ve ruhun yörüngesinde hareket etmeyenler, başkaları için diriliş vesilesi olamazlar. Canlılık ve heyecanını kaybeden, mânevî çöküntüye maruz kalan kimsenin kendine hayrı yoktur ki, başkalarına hayatiyet, aşk ve heyecan kazandırabilsin. Hele bir de kendilerini korkuya, rehavete, tenperverliğe ve yuvaperestliğe salan, konumlarını milletin imkânlarından bir şeyler aparmak için kullanan insanların katiyen başkalarına hayat üflemesi mümkün değildir.