Fakat asla unutulmamalı ki, hakikî bir mü’min, Kur’ân ve Sünnet’in beyan buyurduğu ve selef-i salihînin hâlisane temsilleriyle ortaya koydukları ideal hayat tarzını araştırır, bulur, öğrenir; öğrenir ve içinde bulunduğu ortamla, yaşamış olduğu hayat tarzıyla mukayesesini yapıp kendi durumunu sorgular. Yani mü’min, yemede, içmede, yatmada, kalkmada, Müslümanların derdiyle derdmend olmada; hâsılı hayatın her anı ve her safhasında Kur’ân ve Sünnet yolunu araştırmak, selef-i salihîn çizgisini yakalamakla kendini mükellef bilmelidir. Bu gayeye hizmet etmesi yönüyle selef-i salihînin hayatlarının anlatıldığı tabakat kitapları çok önemlidir. O büyük zatların hakikî Müslümanlığı nasıl ve hangi çerçevede yaşadıklarını öğrenip anlamaya, anlayıp benliğimize mal etmeye çalışmalıyız. Bu istikamette atalarımız ve seleflerimiz olan Osmanlı’nın da bizim için çok önemli bir kaynak olduğu unutulmamalıdır.
Bu noktada durup istidradî bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Ben ecdadımızın hayat tarzının, gerçek derinliğiyle; kalbî, ruhî, insanî, içtimaî buudlarıyla yazılıp kayıt altına alındığı kanaatinde değilim. Yazılanlar daha ziyade harp-sulh vakalarıyla ilgilidir. Bundan dolayı onların o nezih hayatlarıyla alâkalı ciddi bir malumata sahip olduğumuzu söyleyemeyiz. Ecdadımızın ahlâkî, içtimaî, insanî yönleriyle alâkalı bildiklerimiz ise daha çok menkıbelerden ibaret. Hatta sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn efendilerimizin hayatlarının da aynı duruma maruz kaldığını söyleyebiliriz. O altın dönemlerde ne âbidevî şahsiyetler, ne büyük insanlar yaşamıştır ancak yazıp kayıt altına alma işine çok ehemmiyet verilmediğinden onların bu göz kamaştırıcı hâli gerçek çerçevesiyle sonraki nesillere intikal ettirilememiştir. Şu an sahip olduğumuz kıymetli eserlerse daha sonraki çağlarda selefe saygı duyan insanların ulaşıp elde edebildikleri bilgilerin kayıt altına alınıp kitaplar hâline getirilmesiyle oluşmuştur.
Hâl-i Pürmelâlimiz