Çünkü çevresine müessir olabilecek bu tip insanların kazanılması hak ve hakikatin intişarı adına çok önem arz eder. Bunlardan bazen bir düzine, bazen birkaç, hatta bazen bir insanın “evet” demesiyle bile arkadan fevç fevç dehaletler olabilir. Allah Resûlü’nün Yahudiler hakkında böyle bir ümit taşıdığını biliyoruz. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların kanaat önderi diyebileceğimiz önde gelenlerinden birkaç kişinin Müslüman olmasıyla o dinin müntesipleri üzerinde olumlu pek çok değişimin gerçekleşebileceğini düşünüyordu. Ne var ki, Abdullah İbn Selâm, Vehb İbn Münebbih gibi birkaç kişi istisna edilecek olursa, o toplumun önde gelenleri, geleceğini bildikleri ve hatta ne zaman geleceğini dahi bildikleri dine ve onun resûlüne sıcak bakmadı; bakmadı ve böylece hem kendileri hayatlarının en büyük kaybını yaşadı ve hem de onları takip eden, onların peşinden giden nice insana hayatlarının en büyük haybet ve hüsranını yaşattılar. Eğer o dönem Huyeyy b. Ahtab, Ka’b b. Eşref gibi şahıslar Efendiler Efendisi’ne karşı küstahlıkta bulunup O’na saygısızca dil uzatacaklarına O’nu anlamaya çalışsalar, büyüklüğünü kabul edebilseler ve İslâm’a azıcık sıcak bakabilselerdi herhâlde onların peşinden giden nice insan da hak ve hakikati kabullenmiş olurdu.
İşte meseleye bu perspektiften bakıldığında, karakteri ve toplum içindeki konumu itibarıyla Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh), Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) gözünden kaçması düşünülemez. Dolayısıyla da Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), onun hakkında Cenâb-ı Allah’a dua etmesi –yukarıda zikredilen mülâhazalar ışığında bakıldığında– gayet yerinde olur. Evet, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, Hazreti Ömer’i (radıyallâhu anh) kastederek, “Allahım onunla budini aziz kıl.”8 diye yalvarması O’nun hem tebliğ sancısı, hem de fetanet ufku açısından gayet muvafık düşmektedir.
Dipnotlar
- 8 İbn Mâce, mukaddime 11; İbn Hibbân, es-Sahîh 15/306.