İçeriğe geç

Kaldı ki, böyle engin bir bilgiye nazarî planda sahip olunsa bile, o bilginin mârifete dönüşmesi, başka bir ifadeyle nazarî bilginin vicdanla hissedilir, duyulur, bilinir hâle gelmesi apayrı bir husustur. Bu semere ancak amel neticesinde elde edilebilecek bir ufuktur. Evet, insan ancak amel neticesinde, vicdanında duya duya Cenâb-ı Hakk’ı (celle celâluhu) bilebilir. Üstad Hazretleri bir mânâda böyle bir bilme için, “hads” tabirini kullanmıştır3 ki, hads, bir yönüyle esbabı olmadan derinlemesine bir ihsas ve ihtisas neticesinde insan vicdanında bir mârifet peteği oluşturur. Aynı zamanda o, iz’an mertebesinde aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir imanı netice verir. Cenâb-ı Hak bütün bu hususları ekstra bir lütufla bazı kimselere ihsan edebilir. Ancak âdet-i ilâhî öyle cereyan etmediğinden bu durumu bir istisna kabul etmek ve istisnaların kaideyi bozmayacağı esasından hareketle de onu ayrı bir kategoride değerlendirmek icap eder. Bu açıdan biz bir kez daha ifade edelim ki, iman hakikatleri nazarî bilgiyle değil ancak amelle, bilinenleri hayata hayat kılmakla, tabiatın bir derinliği hâline getirip benliğe mâl etmek suretiyle gerçek mânâda ortaya çıkacaktır.

183