Bu sebeple, iman için başta icmalî bir bilgi yeterli olsa da, mü’min hiçbir zaman bununla yetinmemelidir. O, her sabah, doğan güneşle birlikte bir kere daha “vira bismillâh” deyip yeniden âyât-ı Kur’âniye ve ehâdis-i nebeviyeye dalmalı, âyât-ı tekviniyeyi hallaç etmeli ve bu istikamette yeni araştırma, yeni tahkik ve yeni tetkiklerle bir binayı restore ediyor gibi imanını bir kere daha gözden geçirmelidir. Dünkü, evvelki günkü bilgiler bunun için yeterli değildir. Çünkü siz bugün bir baştan bir başa kâinat kitabını hallaç etseniz ve bu ameliye neticesinde hâsıl olan cilt cilt ansiklopediler ölçüsündeki bilgileri kafanıza yerleştirseniz dahi, yarın O Zât-ı Ecell ü A’lâ’yı hüşyâr bir gönülle terütaze yeniden duyup hissedebilme adına yine o bilgilere muhtaç olduğunuzu göreceksiniz. Evet, Cenâb-ı Hakk’ı her gün bir kere daha terütaze duyma adına Hazreti Üstad’ın, Âyetü’l-Kübra’da takip ettiği yol gibi sürekli bir “hel min mezîd/daha yok mu” kahramanı olarak imanda yeni bir donanım, yeni bir diriliş ve belki de yeni bir inşaya gitmeli ve demelisiniz ki; “Şu an duyup hissettiklerime bakınca, sanki ben dün inanmamış gibiyim. İnanılması gerekli olan seviyede bir iman ancak bugün bana nasip oldu.” Fakat bir sonraki gün, bir kere daha imana dair bir kısım hususları elekten geçirip, analiz ettikten sonra, bu sefer de; “Dün de ben haybetteymişim, asıl bu gün Cenâb-ı Hak bana daha farklı olarak Zât’ını duyurdu.” demelisiniz. Hatta doğrudan doğruya enbiya-i izâmın (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm) meclisine girseniz ve o ulvî heyetin insibağı neticesinde başınızı kaldırdığınızda Cenâb-ı Hakk’ın arşını temâşâ ufkuna erseniz, yine de dûnhimmet olmamalı, o noktada dahi çıtayı birkaç metre yükseltip “Yok mu daha ötesi?” demelisiniz.