İşte rivayet konusunda bu derece hassas ve titiz olan İbn Mesud Hazretleri, Mekke-i Mükerreme’de henüz bi’setin üzerinden çok az bir zaman geçmişken bu âyetin inzal buyrulduğunu naklediyor ki, zannediyorum konunun gerçek derinlik ve buutlarıyla anlaşılması adına bu husus önem arz eder. Evet, vahyin başlangıcının üzerinden henüz az bir zaman geçmişken Kur’ân-ı Kerim’in; أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَاٰمَنُۤوا أَنْ تَخْشَعَقُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللهِ“Allah anıldığı zaman mü’minlerin kalblerinin haşyetle ürpereceği,huşû ile iki büklüm olacağı an, okunan âyetler karşısında gönüllerinürperme ve duyarlılık zamanı gelmedi mi?”3 ifadeleriyle muhataplarını ikaz buyurduğunu görüyoruz. Hâlbuki meselenin semavîliği hâlâ gönüllerde hissedilmekteydi. Gökler ötesinin sesi yaprağın üzerine konmuş bir şebnem ve çiy gibiydi. Fakat işte böyle bir dönemde dahi Allah (celle celâluhu), sahabîleri daha derinlemesine bir ihsas, ihtisas ve hassasiyet ufkuna çağırıyordu. Çünkü siz meseleleri matlaşmış bir bakışla, ülfet ve ünsiyet içinde ele aldığınız takdirde, o meseleler, sinelerinizde meydana getireceği heyecanı getirmez olur. Evet, burada bir tembih vardır. Hatta sözün sahibinin Zât-ı Ulûhiyet olması itibarıyla burada bir tevbihin olduğu dahi söylenebilir. Elbette biz, sahabe-i kiram efendilerimiz hakkında böyle bir mütalâaya girmeyiz/giremeyiz. Fakat Allah (celle celâluhu) veli kullarına da, sahabe-i kiram, enbiya-i izam efendilerimize de bunu diyebilir. Zira O, Hâlık-ı Küll-i Şey’dir. Bu açıdan bu âyet-i kerimede, bir tevbih ve kınamanın olduğunu söylemekte mahzur olmasa gerek.
Dipnotlar
- 3 Hadîd sûresi, 57/16.