Böyle hazin bir tablonun en önemli saiki, İslâm’ın amelî yanının ihmale uğrayışıdır. Amel ihmal edilince sahip olunan nazarî imanla, iman esaslarının üssü’l-esası olan iman-ı billâh, hakikat-i ulûhiyet, –tabiri caizse– mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun bilinememiştir. (Bu tabiri kullanırken hep “şayet caizse” demeyi ihmal etmemeye çalışıyorum. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet bizim bildiğimiz ve anladığımız mânâda mahiyetlerden, kemmiyet ve keyfiyetlerden münezzeh ve müberradır. Ama neylersin ki, kullanacak başka kelime bilemediğimizden ve bu mevzuda yaşadığımız dîk-i elfazdan dolayı bilmecburiye bu tabiri kullanmak zorunda kalıyoruz.)
Zât-ı Ulûhiyet telâkkisinde eksik ve gediklerimiz olduğu gibi, peygamberlere, meleklere, haşr u neşre ait telâkkilerimizde de ciddî eksik ve gediklerimiz vardır. Nitekim günümüzde kaderi kabul etmeme gibi imanla, İslâm’la telifi mümkün olmayan bazı telâkkilere şahit oluyoruz. Hele bazılarının teolojik alanda öyle nevzuhur ortaya çıkışları var ki, insan görüp duydukları karşısında “Bu kadarı da olmaz!” diyecek ölçüde hayret ve şaşkınlık yaşamaktadır.
Din, Diyanetle İnsan Tabiatına Mâl Edilmeli