İçeriğe geç

Topluma ait bu müesseseler içinde geriye mabet kalıyor. Orada da dine ait meseleler belli format, formalite ve folklor içinde eda ediliyorsa; yani bir aşk u heyecan yoksa meselâ imam vaaz u nasihat ederken içten içe ürperti yaşamıyor, tir tir titremiyorsa; kalbinden kopup gelen, kontrol altına almak istediği fakat engelleyemediği gözyaşları sözlerine ortak olmuyorsa, icra edilen şeyler şekilden ibaret bir faaliyete dönüşebilir demektir. Bu noktada durup bir tavzihte bulunayım: Bizim bu ifadelerimizden, his ve heyecandan mahrum, aşk u şevk derinliği olmayan bu amellerin hiçbir şey ifade etmediği, o amel sahiplerinin bütün bütün kaybedenlerden olacağı gibi bir mülâhaza akla gelmemelidir. Biz burada nazarî bilginin amelî bilgi ile derinleşerek yaşa başa göre nasıl belli bir kıvama ereceği, yani bilginin nasıl ilme dönüşeceği, ilmin insanı nasıl bir mârifet ufkuna taşıyacağı ve böylece bunun bir vicdan kültürü hâline nasıl geleceği üzerinde duruyoruz. Vicdan kültürü ise, atalarımızdan tevârüs ettiğimiz, düğün ve derneklerimizde yaşadığımız gelenek ve görenek kültüründen farklı bir meseledir.

Evet, biz, bilginin, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn kademelerinden geçerken, bu mertebelerden hangi noktaya dokunulursa dokunulsun orada لَا إِلٰهَ إِلَّااللّٰهُ sesinin işitileceği bir seviyeye ulaşılmasına mârifet diyoruz. Böyle bir mârifet muhabbeti netice verir. Hazreti Pîr de bu meseleye işaret ederken: “Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki mârifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o mârifetullah içindeki muhabbetullahtır.”1 diyerek bu sıralamaya dikkat çekmektedir.

208