İçeriğe geç
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i ilâhî!”

Bu sözler, bir milletin künde künde üstüne yıkıldığı bir dönemde o toplumla bütünleşmiş bir vicdanın sesi soluğudur. Bu çığlıklar, kırılmış bir kalbin feryadıdır. Dolayısıyla, onu o inkisarları içinde mazur görmek lâzımdır. Fakat biz aynı sözleri söyleyemeyiz. Bunları biz söylersek nankörlük etmiş ve küfrân-ı nimete girmiş oluruz. Ben bu yanık mısraları çevirip “Allahım, nur istiyoruz, sağanak sağanak yağdırıyorsun. ‘Yandık’ diyoruz, melekleri ruhanîleri, ins u cinni, tulumbacılar olarak yangınımızı söndürmeye gönderiyorsun.” diyorum. Başka türlü söyleyemeyiz ki! Bunca lütuf ve ihsanlarını görüyorken,

“Nur istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!
‘Yandık!’ diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!”

dememiz sezâ mı bizim; mü’min olarak bize yakışır mı bu şikayet? M. Âkif’e bir şey demiyorum; az önce de ifade ettiğim gibi, onu inkisarları içinde mazur görüyor ve bu sözleri bir dertlinin yanık nağmeleri olarak kabul ediyorum. Fakat Allah’ın, komployu, tuzağı ve hileyi çok iyi bilen, aynı zamanda tahribin avantajlarını da değerlendiren o kadar hasım ruhlu şerir karşısında İslâm’ı, Kur’ân’ı, sizi, bizi muhafaza ettiğini gördükten sonra şükür hisleriyle dolmamamız ve hâlâ o yıkılış devrinin ağıtlarını seslendirmemiz Müslümanca bir tavır olmasa gerektir. Evet, ortada inkar edilemez bir nimet vardır ve o nimeti falana-filâna mal etmek şirktir. O, bütün kalbleri fetheden Hazreti Müfettihu’l-ebvâb’a aittir. İşte, öyle bir nankörlüğün, küfrân-ı nimetin ya da şirke düşme tehlikesinin olduğu yerde, insanlara düşünce selâmetini göstermek için, minarenin şerefesinde Hakk’ı ilân eden müezzin gibi tahdis-i nimeti en gür sadâyla seslendirmek gerekir.

Sırlarınızı koruyun!

122