Aslında, bir mü’min hayatının her diliminde Allah Teâlâ hakkında hüsnüzanna sarılmalı ve hep bu recayla yaşamalıdır. “Ben günahkâr olabilirim; hatta hâlâ O’na ancak pamuk ipliği ile bağlı olduğum için her an bir kopukluğa da düşebilirim. Fakat, O Gafûr ve Rahîm’dir; gufrân deryasına beni de alacağına dair inancım kavîdir!..” demeli ve bağışlanacağı ümidini beslemelidir. Şu kadar var ki, hüsnüzan ve reca duygusu insanı yeni yeni günahlar işlemeye sevk etmemelidir. Hâlis bir mü’min, günahtan yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalı; ezkaza bir cürüm işlemişse, o zaman da hemen tevbeye koşmalı ve yarlığanacağını umarak mağfiret dilenmelidir. Bu meselede çok hassas bir denge söz konusudur; günahlardan uzak durmak ile kazarâ bir cürüm işledikten sonra yeise düşmemek arasında ince bir husus mevcuttur. Zira, yeis günahtan daha büyük bir tehlikedir; “Artık benim işim bitti!” demek, özünü gaflete salmak, mâsiyet bataklığında yuvarlanmak ve nihayet kendi canına kıyacak kadar karamsarlığa kapılmak, bu hâle yol açan günahlardan daha büyük bir cürümdür.