Bazı âlimler, “gulüv” ifadesini, kıraatin usûlünde olmayan taşkınlıklara girmek, tecvidde ve harflerin mahreclerinde mübalâğa yapmak, kelimelerin hakkını hiç veremeyecek ve âyetlerin mânâlarını düşünemeyecek kadar hızlı okumak şeklinde anlamışlardır. “Cefâ”yı ise, Kur’ân-ı Kerim’i öğrendikten ya da ezberledikten sonra unutmak, Kelâm-ı İlâhî’yi âdeta terk etmek ve onunla yeterince meşgul olmamak diye yorumlamışlardır.3 Bu zaviyeden, saygıdeğer bir hâmil-i Kur’ân, bir yandan, âyetleri usûlüne göre okuyan, tecvid kaidelerine riayet eden, harflerin mahreclerini gözeten ve bu hususların hiçbirinde haddi aşmayan, aşırılıklara kaçmayan; diğer taraftan da, Kur’ân’dan asla uzaklaşmayan, ezberlediği sureleri sürekli tekrar etmek suretiyle hiç unutmayan ve Kitabullah’ı okuyup anlamaya çalışmaktan kat’iyen dûr olmayan kimsedir.
Hâricî Taşkınlığı
Ne var ki, Söz Sultanı’nın (aleyhissalatü vesselâm) betahsis gulüvde bulunan غَالِي ve cefa eden جَافِي ’yi nazara vermesinde daha derin mânâlar aramak lâzımdır. Zira, “gulüv” mübalâğanın şiddetli derecesinin ismi olduğu gibi, herhangi bir mevzuda galeyâna gelmek, ayaklanmak, taşkınlık yapmak ve haddi aşmak demektir. Bu itibarla da, Kur’ân-ı Kerim’e çok bağlı görünen ve onu baştan sona çok iyi ezberleyen bazı kimselerin dinin diğer delillerini yok saymalarından ve dolayısıyla bir kısım yorum hatalarından kaynaklanan aşırılık ve taşkınlıkları da gulüvdür. Bir yönüyle, her şeyi Kur’ân’a bağlama ama onu yorumlarken haddi aşma; Resûl-i Ekrem Efendimiz’in şerh, izah ve tefsirlerini nazar-ı itibara almama, selef-i salihînin görüşlerine kıymet vermeme ve kuru nascılık gibi bir yolda yürüme de gulüvdür. Evet, ilk dönem itibarıyla Hâricîler, daha sonra Zâhirîler ve nihayet o cereyanların tâ günümüze kadar uzanan farklı kolları incelenecek olursa, Kur’ân’ın gölgesinde ve ona bağlılık adı altında ortaya konan aşırılıkların pek çok misali görülecektir.
Dipnotlar
- 3 el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/529; Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 9/184.