Binaenaleyh, başta Hazreti Ali olmak üzere, Ehl-i Beyt hakkında ilâhlık ve peygamberlik gibi, onların kendilerinin asla kabul etmedikleri, hatta duyduklarında çok rencide oldukları unvanlar yakıştıran kimse de gâlî (gulüv yapan) kategorisine dahildir.
Kur’ân-ı Kerim’e Karşı Cefâ
Cefâya gelince, daha önce de imâda bulunulduğu üzere, o eziyet, işkence ve zulüm demektir; ayrıca, alâkasız kalmak, terk etmek ve unutmak mânâlarına gelmektedir. Bu itibarla, Kur’ân’ı okumayan, okuyup da üzerinde düşünmeyen ya da okuyup düşündüğü hâlde onunla amel etmeyen kimse İlâhî Beyan’a cefâ ediyor demektir.
Bazıları, bir ömür boyu Allah’ın Kelâmı’na karşı bîgâne yaşarlar; yaşar ve böylece Kur’ân’a cefâ etmiş olurlar. Aslında, bir insan, iş güç sahibi de olsa ve pek çok meşguliyeti de bulunsa, biraz gayret etmek ve az bir vakit ayırmak suretiyle Kur’ân’ı bir ayda öğrenebilir. Heyhat ki, altmış-yetmiş yaşına ulaştığı hâlde, onlarca senenin sadece birkaç gününü Kelâmullah’a ayırmayan ve ona yabancı olarak dünyadan çekip giden bir sürü inanan vardır. Hâlbuki, bir mü’minin belli bir yaşa gelmiş olmasına rağmen, hâlâ Kur’ân okumasını bilmemesi ve hele öğrenme cehdi göstermemesi Müslümanlık adına ciddî bir ayıptır.
Bazıları da Kur’ân’ı öğrenirler, hatta ezberlerler; fakat, sonra Mushaf’ı kaldırıp evlerinin duvarına asar ve onu yalnızlığa, kimsesizliğe, garipliğe terk ederler. Belki sadece Ramazanlarda mukabele kastıyla onu bir aylığına kılıfından çıkarırlar ama akabinde Kitabullah’ı yeniden bir dekor malzemesi gibi kullanmaya dururlar. Hatta, bu uzun fasılalardan dolayı kimileri yüzünden okumayı, kimileri de hafızalarındaki sureleri dahi unuturlar. Onlar da bu şekilde Kur’ân’a cefâ etmiş sayılırlar.