İçeriğe geç

Evet, genelde Alevîlerde çok şiddetli bir Ali sevgisi ve Ehl-i Beyt muhabbeti göze çarpmaktadır; fakat, bu hususiyet Sünnî akıdeye bağlı olanlar arasında da çok bârizdir. Meselâ, içinde neş’et ettiğim ailem ve kültür ortamım itibarıyla, Hazreti Ali’yi öyle sevmişimdir ki, hep ondan yana ağır basan muhabbet terazimi dengelemekte oldukça zorlanmışımdır. Bilhassa kahramanlığıyla, civanmertliğiyle ve karakterini oluşturan fütüvvet ruhuyla Şâh-ı Merdan’ı tanıyınca, ona o denli hayranlık duymuşumdur ki, diğer üç halifenin faziletlerini de nazar-ı itibara alarak herkesi kendi konumuna göre değerlendirme hususunda çok ciddî gayret sarfetmişimdir. Bilhassa, Hazreti Ali’ye karşı içten sevgisine ve gönülden bağlılığına şahit olduğum Alvar İmamı’nın,

“Nur-ı ayn-i Muhammed’dir,
Şâh-ı Merdan Haydar Ali.
Dürr-i derya-yı Ahmed’dir,
Şâh-ı Merdan Haydar Ali!”

sözlerini sürekli duyduğum ve Ali (radıyallâhu anh) Efendimiz hakkında birbirinden müessir menkıbeler dinlediğim o tekye atmosferinde, diğerleriyle Hazreti Ali arasında tercih yapamaz hâle gelmiş ve “Haydar-ı Kerrar olmazsa olmaz!” demişimdir.

Oysa, bu hususta Ehl-i Sünnet telâkkisi ve dengeli olmanın gereği Hazreti Ali Efendimiz’in söylediğini söylemektir; o, “Ebû Bekir olmasaydı, bu din olmazdı.”2 demek suretiyle, hem Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) müstesna mevkiine işarette bulunarak hakperestliğini göstermiş, hem kendi tevazuunu seslendirmiş ve hem de kendisinden sonra geleceklere böyle kaygan bir zeminde kayıp düşmemeleri için bir tembihte bulunmuştur. Doğrusu, Hazreti Ali’ye yakışan da budur; çünkü, o, yiğitler yiğidi ve damad-ı Nebi’dir. Dahası o, Hazreti Ömer’e şeyhülislâmlık yapmış, Hazreti Osman’ın evi kuşatıldığında Hasan ve Hüseyin efendilerimizi onu savunmaları için göndermiş ve “Gidin, gerekirse o kapıda ölün ama Hazreti Osman’a dokundurmayın!”3 demiştir. İşte, Ali Efendimiz’i bu hususiyetleriyle tanımak ve anlamak lâzımdır.

16