Oysa, İbrahim Ethem, Şâh-ı Geylânî, Fudayl İbn İyaz, Tavus İbn Keysân ve Bişr-i Hâfî gibi zatlar, başı nübüvvetin kademine değen yüce kâmetlerdendi; bir hadise binaen diyebiliriz ki, şayet Resûl-i Ekrem Efendimiz’den sonra nübüvvet mukadder olsaydı, bunların her biri İsrail peygamberleri döneminde olduğu gibi nübüvvet semâsında pervâz edeceklerdi. Eğer karanlık dönemlerde zuhur etselerdi, Mehdî-i Resûl gibi görüleceklerdi. Ne var ki, onlardan hiçbiri mehdîlik ya da müceddidlik iddiasında bulunmamış ve mahviyetten kat’iyen ayrılmamışlardı. Bunların hepsi, Gazze’de son anlarını yaşayan İmam Şâfiî Hazretleri’nin “Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama, onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”19 sözleriyle tercüman olduğu tevazu hissiyle ve mahviyet duygusuyla düz kulluğu talep ufkunda yaşamış; o mülâhazayla da ötelere yürümüşlerdi.
Bu mevzuda, o altın halkanın zamanımıza yakın temsilcilerinden olan Hazreti Üstad’ın, hususiyle On Yedinci Lem’a’nın On İkinci Notası’ndaki ifadelerini de mutlaka hatırlamalısınız. Siz ona hangi payeyi verirseniz verin ve onu nerede görürseniz görün; o zatı bir de, kendisine bakışı zaviyesinden değerlendirmelisiniz. Üstad Hazretleri’ni gerçekten tanımak istiyorsanız, onu kendisini koyduğu yer açısından yakalamaya çalışmalısınız.
Dipnotlar
- 19 İmam eş-Şâfiî, Dîvân s.101; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 50/331, 51/430.