Meselâ bir fert ortaya çıkıp diyebilir ki, “Ben insanları huzura kavuşturacak, onları rahata erdirecek bir hayat telakkisi, bir dünya görüşü projesine sahip bulunuyorum. Öyle ki, bu proje uygulandığı takdirde insanlar ütopyaların da ötesinde hep huzur soluklayacak, huzurla yatıp, huzurla kalkacaklardır.” Ancak bu şahsa göre, bu dünya görüşünün tesisi için insanların onda birinin bu uğurda heder edilmesine ihtiyaç vardır. Şimdi burada kurgulanan, hayali kurulan sistem teorik planda hakikaten güzel olabilir ve bu proje sahibi gerçekten samimi bir insan da olabilir; ancak böyle bir projeyi hayata geçirme adına kullanılacak vesilelerin yine hak vesileler olması zaruridir. Hak aranıp onun bulunması ve hakla o hedefe doğru yürünmesi elzem bir husustur. Yoksa hedeflenen böyle bir hülyaya insanları heder etme gibi bâtıl bir vesileyle yüründüğü zaman, Allah (celle celâluhu) o işi hezimetle sonuçlandırır ve asla neticeye ulaştırmaz.
Aynen bunun gibi, bizim de doğru olduğuna inandığımız duygu ve düşüncelerimizi ruhlara duyurma, insanların vicdanlarını hak duygusuna uyarma, bu istikamette heyecanları tetikleme gibi davranışlar sonuç itibarıyla hakkı ikameye vâbestedir. Fakat bu mevzuda kat’iyen herhangi bir bâtıl vesileyi değerlendiremeyiz. Yürüdüğümüz istikamette kullandığımız vesilelerin hak olmasına mutlaka dikkat etmeli, hareket tarzımızı ve üslûbumuzu belirlerken bizim için sabit kurallar diyebileceğimiz disiplin ve dinamiklere daima bağlı kalmalıyız.