İçeriğe geç

O zaman yapılması gereken oturup kalkıp “sohbet-i cânan” deme, bir araya gelip bu türlü meseleleri müzakere etme ve sürekli bir derinlik ve enginlik peşinde koşmak olmalıdır. Zira insan iman ve mârifette derinleşince; “Allahım Sen varsın ama bu insanlar Seni bilmiyorlar. Ben nasıl o kapının vefalı kuluyum ki onlar Seni tanımıyorlar fakat ben hâlâ bu mevzuda lâkaydım. Böyle bir tablo karşısında bana kul denmez; dense dense ‘tembelin, miskinin teki’ denir.” şeklinde bir muhasebe içine girecek; girecek ve Allah’ı (celle celâluhu) tanıtmak, Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmak için içten içe ocaklar gibi yanıp deliye dönecektir. Evet, zannediyorum asıl problem beslenme adına yaya olmamızdan, yaya kalmamızdan kaynaklanmaktadır. Gerçi şimdilerde kitap okuma mevzuunda ciddi bir arzu ve iştiyakın başladığı söylenebilir. Meselâ geçenlerde dua edilmesi ricasıyla kitap okumada belli bir seviyeyi tutturmuş, belli bir sayıya ulaşmış bir hayli insanın ismini yazıp getirmişlerdi. Hâlime bakınca, “Benim duamdan ne olur ki!” diyorum. Fakat Allah’la aramdaki münasebet açısından, benden dua isteyen o insanların taleplerine cevap vermeyi vefanın bir gereği sayıyorum. İşte bu mülâhazayla isimlerin yazılı olduğu kağıtları elime alıp duaya başladım. İsimleri tek tek tek okuduğumdan hepsini bitiremem diye gece namazımı kıldıktan sonra bantta yürürken ışığı yakıp sabah namazına kadar o isimleri bitirmeye çalıştım. Duamda; اَللّٰهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيـَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ وَمَحَبَّـتَـكَ وَمَعِيَّـتَكَ وَحِفْظَكَ وَحِرْزَكَ وَكِلَائَـتَكَ وَنُصْرَتَكَ وَوِقَايَتَكَ وَحِمَايَتَكَ وَعِنَايَتَكَ“Allahım! Bu kardeşlerim için Senden, Senin yüce affını, afiyet vermeni, hoşnutluğunu, teveccühünü, ilâhî nefhalarını, dostluğunu, yakınlığını, yüce şanına yaraşırşekildeki muhabbetini, maiyyetini, hıfz u sıyanetini, koruyup kollamanı, yardımınla zaferler nasip etmeni, himaye edip gözetmeni… istiyorum!” diyerek kendim için ne istiyorsam onlar için de Allah’tan onu talep ettim. Şimdi bu durum kitap okuma mevzuuna ehemmiyet verilmeye başlandığını göstermektedir. Ancak umumî mânâda istenen seviye yakalanabilmiş midir? Zannediyorum bu soruya hiçbirimiz gönül rahatlığıyla “evet” diyemeyeceğiz. Bir düşünün o eski kampları ki, her gün Külliyat’tan iki yüz sayfa okumak âdiyattandı. Bu kişiler aynı zamanda hususî bir ders de takip ederlerdi. Meselâ tefsir ve hadise dair bir kitap da okurlardı. Kampın iki ay civarında olduğu düşünülünce, tek bir kamp boyunca sadece Külliyat’ın baştan sona iki-üç defa bitirildiğini anlayabiliriz. Böyle olunca o dönemin insanları mevzuları bir fihrist gibi hatırlarında tutar, bütüncül bir nazarla eserlere bakabilirlerdi. Dolayısıyla onların terkip kabiliyetleri olurdu. İman-ı billâh, mârifetullah, muhabbetullaha dair “Falan yerde böyle, filan yerde şöyle geçmektedir…” diyebilir, o konuları zihinlerinde canlı bir şekilde bir araya getirir, terkipler oluşturur, o terkiplerden farklı mânâ ve farklı ufuklara yürür ve yeni açılımlar gerçekleştirirlerdi.

209