Hâlbuki Cenâb-ı Hak bir hadis-i kudsîde: مَا وَسِـعَنِي سَـمَائِي وَلَا أَرْضِي وَلٰكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ“Arz ve sema beni istiap etmez, almaz. Ben mü’min kulumun kalbine sığarım.”2 buyuruyor. Bildiğiniz gibi İbrahim Hakkı Hazretleri enfes bir tercümeyle bu mânâyı şöyle nazımlaştırmıştır: “Sığmam dedi Hak arz u semaya/Kenzen bilindi dil madeninden.” Evet, arz ve semalara sığmayan Hak Teâlâ, sezilme ve algılanma şeklinde kenzen insanın kalbinde bilinir. Bu bilinme tecellî ve mir’atiyet itibarıyladır. Bundan dolayı mevzuu şöyle de ifade edebilirsiniz: Kalbin Allah’ı duyup hissedişi, O’na ayna olup O’nu anlatması kâinat kitabının O’nu anlatmasından daha ileri seviyededir. Aynı şekilde kütüphaneler dolusu kitaplar da kalbin Allah’ı (celle celâluhu) anlatışı gibi anlatamazlar. Kitaplar ancak kalbin enginliğiyle enginleşip kalbin boyasıyla boyanınca gerçek ifadelerini bulurlar. Elbette ki burada bahsedilen vücudumuza kan pompalayan çam kozalağı şeklindeki uzuv değildir. Burada kastedilen sır, hafî veya ahfâ ufkuyla Allah’ın esmâ ve sıfatlarına bakan ve yerinde latîfe-i rabbaniye veya fuad diye de isimlendirdiğimiz vicdan mekanizmasını oluşturan dört temel rükünden biridir.
Şimdi insan bu genişlik ve enginlikte olan, dünyaları içine alsa doymayan böyle potansiyel bir lütfa mazhar kılınmıştır. Ancak bir de bakıyorsunuz, bu donanıma sahip insanoğlu kimi zaman hiçbir şey duymayan, hiçbir şey hissetmeyen, hiçbir şey anlayıp idrak edemeyen tavır ve davranışlar içine girebiliyor. Evet âdemoğlu, kitapların ihtiva edemediği hakikatleri istiap eden, onları çok iyi bilip çok iyi algılayacak ve aynı zamanda bütün bunları ifade edebilecek kabiliyeti haiz bulunan bir kalb taşıdığı hâlde sanki onları hiç duymamış gibi bir saplantıya kendini kaptırıp hiçbir şey bilmeyen bir varlık konumuna düşebiliyor.
Dipnotlar
- 2 el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/15, 5/212; ed-Deylemî, el-Müsned 3/174.