Yoksa –hâşâ ve kella– o kıssalara sadece geçmişte cereyan etmiş hâdiseler şeklinde bakma Kur’ân’ın bir kısım abesiyeti ihtiva ettiğini kabul mânâsına gelir. Hâlbuki ezelden gelip ebede giden Kelam-ı İlâhî’nin tek bir kelimesi, tek bir harfi dahi abesiyetten münezzeh ve müberradır. Evet, onun her bir kelimesi, her bir harfi bugün bize hitap ediyor gibidir. Hani, Doktor İkbal’le babası arasında geçen bir hâdiseyi size daha önce birkaç defa arz etmiştim. Doktor İkbal Kur’ân okurken babası gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, o da elindeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyor. Belki onlarca defa, bu soru-cevap faslı devam ediyor. Bir gün babası tekrar aynı soruyu sorunca, Doktor İkbal ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun.’ diyor. Bunun üzerine babası, ‘Evladım, evet, biliyorum ki elinde “Kitap” var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. O Kur’ân sana sesleniyor, Allah onunla sana hitap ediyor gibi onu oku!’ cevabını veriyor. Peygamber kıssalarını işte bu bakış açısıyla okumalı, bu bakış açısıyla onları derinden derine duyup, hissedip değerlendirmeye çalışmalıyız. Evet, bir kez daha ifade edeyim ki, muhkemata muhalefet etmemek şartıyla, onları içinde bulunduğumuz zamanın şartlarına göre değerlendirip yorumlamamız gerekir. İşte bu yapılabildiği takdirde görülecektir ki, Kur’ân’ın anlattığı enbiya-yı izâm kıssaları, bizim her zaman başvurabileceğimiz bir “menhelü’l-azbi’l-mevrud”dur, tertemiz, semavî bir su kaynağıdır. Dolayısıyla böyle bir kaynağa müracaat eden asla eli boş dönmez. Elverir ki insan önyargısız olsun. Onlara –hâşâ ve kella– geçmişte cereyan etmiş ve bu gün için kıymet-i harbiyesi olmayan birer kıssa nazarıyla bakmasın.
Salât u Selâm ve Hayy Ruhlar