Taassup ne kadar mezmum bir sıfatsa, dinde salâbet göstermek de o kadar memduhtur. Çünkü salâbet, dini yaşama mevzuunda kırılmama, çatlamama, sarsılmama, devrilmeme ve âdeta bir âbide gibi dimdik yerinde durma demektir. Esasında taassup sahibi bir insanın salâbet-i diniyede olduğu gibi kararlılık sergilemesi, bulunduğu yerde sabitkadem kalabilmesi çok zordur. Zira o, mantık ve muhakeme ışığında değil, hislerinin güdümünde hareket etmektedir. Dolayısıyla bugün bir ideoloji uğruna taassup izhar edenler, başka bir gün başka bir ideoloji uğruna taassuba girebilirler. Mesela bakarsınız onlar bir dönem, cismaniyet ve hayvaniyeti her şey gören bir ideolojinin mutaassıp birer mümessili olmuş, başka bir dönem ise spiritüalizmin tesirinde kalarak onun propagandasını yapmaya başlamışlardır. Fakat Asr-ı Saadet’teki bir mü’min temel değerler itibarıyla nerede duruyorsa, ondan dört asır sonra gelen bir mü’min de, on dört asır sonra gelen bir mü’min de aynı konumu muhafaza eder.
Zaman ve şartların ortaya koyduğu ihtiyaçlara göre istinbat ve içtihatlarda bulunmaya gelince, o, ayrı bir meseledir ve salâbet-i diniyeye aykırı değildir. Zaten bizzat Kur’ân-ı Kerim, ehl-i ilmin, istinbatta bulunduğunu haber vermiştir.129 Dolayısıyla Kur’ân ve Sünnet’i referans alarak, selef-i salihînin kullandığı yol ve metodu kullanarak zamanın ve şartların getirdiği boşlukların doldurulması tekâmüle doğru bir gelişmenin göstergesidir. Hiç şüphesiz böyle bir gelişme de başkalaşma, kendini beğendirme adına fantezilere girme, makul olup olmadığına bakmadan bir mesele üzerinde taassup gösterme gibi hususlardan tamamen farklıdır; o, sınırlı nasslarla sınırsızlığa ulaşmanın, İslâm’ın evrensellik ve kuşatıcılığının bir ifadesidir.
126 Bkz.: Müslim, imâre 57; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 2/314.
127 Bkz.: Fetih sûresi, 48/26.
128 Âl-i İmrân sûresi, 3/8.
129 Bkz.: Nisâ sûresi, 4/83.