İçeriğe geç

Yani, “Ben o Peygamberin sünnetine zulmettim, haksızlık yaptım ki, O, ayakları şişmeden istirahat buyurmuyordu (ama ben yatıp uyuyorum).”

Hz. Âişe Validemiz gördüğü bu tablo karşısında, Allah Resûlü’ne: “Ya Resûlallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği hâlde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?” dediğinde İnsanlığın İftihar Tablosu, ona şu cevabı vermişti:

أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا“(Rabbimin bunca nimetleri karşısında ben de o ölçüde O’na) şükreden bir kul olmayayım mı?”108

Esasen burada kulluk şuuru adına çok önemli bir mesaj verilmektedir: Her bir kul, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği ihsan ve lütuflar ölçüsünde şükür ve minnetle O’na hamd ü senada bulunmakla mükelleftir. Bundan dolayı sahip olunan ilmî mazhariyetler ölçüsünde bir amel ortaya konmalıdır.

Amelî Akıl

İsterseniz bu noktada, Kant’ın Saf Aklın Kritiği isimli eserinde ele aldığı mülâhazayı hatırlayabilirsiniz. Kant bu eserinde, nazarî akılla Allah’ın bilinemeyeceğini, Allah bilgisine yani mârifet ufkuna ancak amel ile ulaşılabileceğini ifade eder. İşte bu gerçekleştirilebildiği, yani ilim amele dönüştürülebildiği takdirde insanın içinde derinlemesine bir mârifet-i ilâhî ve bunun neticesinde engin bir muhabbet-i ilâhî oluşacaktır. Öyle ki, o, Zât-ı Ulûhiyet’i hatırladığı an, burnunun kemikleri sızlayacak, sonra da derin bir aşk u iştiyak içinde “Likân (vuslatın) Allah’ım, likân!” deyip şu dünya kasvetinden sıyrılacağı, Allah’a mülâki olacağı ânı can u gönülden arzulamaya başlayacaktır.

133