Asıl konumuza dönecek olursak, bir kez daha ifade edelim ki, sahip olunan güç ve imkânlar doğru değerlendirildiği takdirde bunların bir mahzuru yoktur. Fakat malperestlik, makamperestlik, yuvaperestlik, evlatperestlik, tenperverlik gibi dünyaya taparcasına bir muhabbet ve düşkünlük, insanı dünyevî-uhrevî felâkete sürükler. İnsan sadece hakperest olmalı, Hakk’a kul olmalı ve O’nun dışındaki her şeye O’nun hatırına alâka duymalıdır. Evet, her şeyin başında, sonunda, evvelinde, ahirinde O hatırlanmalı ve her şey O’na bağlanmalıdır. Yoksa cismaniyet ve nefsaniyet hesabına hareket edildiği takdirde her şey kendi darlığımız içinde kalacağı için küçülecek ve hem bize hem de o imkânlara yazık olacaktır.
Cihanlar değerinde olan, cihanları peyleyecek potansiyele sahip bulunan ve öbür âlemde de arz ve sema genişliğindeki makamları elde etmeye müsait olarak yaratılan insan bence böyle bir darlığın mahkûmu olmamalı; aksine sonsuzluk peşinde koşmalı ve hep O’nun rızasına talip bulunmalıdır. Öyle ki, O’na götürmedikten sonra mücerret bir İstanbul’un fatihi olmayı bile arzu etmemelidir. Çünkü münferit olarak böyle bir hâdisenin kıymet-i harbiyesi yoktur. Ona kıymet kazandıran niyetin enginliğidir. Yani Efendimiz’in bişaretine nâil olma, İslâm’ın itibarını koruma, nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya duyurma gibi bir gayeye bağlandığı takdirde, işte ancak o zaman İstanbul’un fethi, bir değer kazanacaktır.
Niyetin Belirleyiciliği