Budha, ruhların devr-i dâim içindeki çilesine tahammül edemez. Ona göre ruhların devr-i dâimi yoktur. Belki ilk başlangıçta böyle bir devir olabilir. Fakat esas olan, ruhların Nirvana’ya gidip dayanmasıdır. Bu, vücudun Mutlak’a dönmesi demektir.
Bütün Hint edebiyatı dikkatle tetkik edilse damla damla ahiret inancının takattur ettiği görülecektir. Onlarda da ölen insanın cesedi yakılır. Bu hareketi, belki de tenasüh akidesi doğurmuştur. Gaye, ruhun aynı cesede dönüp tekrar aynı ızdıraplara dûçâr olmamasını temindir. Bu dahi yine ahiret akidesinin mevcudiyetine bir delildir.
Yunan tarihçisi Homeros, sık sık ruhların barınağından bahseder. O, burada cesetler giyerek kendilerini gösteren ruhların, başka bir yerde barınaklarının olduğunu kabul etmektedir.
Haşir akidesi mevzuunda söz söyleyenlerden birisi de Pythagoras’dur. Ona göre bir nefis temiz ise, yüksek âlemin yüksek varlıklarına iltihak eder. Aksi takdirde, etrafı alevlerle sarılacak olan yeryüzünde mahpus kalacaktır. İnsanlar zat ve şahsiyetleriyle haşrolacaklardır. Başkasının şahsiyeti içinde değil, herkes kendi öz şahsiyeti içinde dirilecektir. Bu diriliş ise ister latif ister kesif olsun, cismanî olacaktır.
Sokrat’ın kendine ait kitabı yoktur. Onun bütün düşüncelerini Eflatun nakleder. Zaten Sokrat’ın idamını gerektiren sebeplerden birisi de ahirete inanması ve gençliğe bu inancı aşılamasıdır. Eflatun ise onun bu fikirlerinin müdafiidir. O bu mevzuda birçok deliller getirir. Bunlardan bazısını arz edelim:
Tabiat-Fazilet Delili: İnsan fazilet için yaratılmıştır. Onun faziletli olabilmesi, behimî ve şehevî hislerden uzaklaşabilmesi ile mümkündür. Bu ise bir insan için mahrumiyettir. Nefsin bedenden ayrılması demektir. Öyleyse insanın kendi nefsine zıt olarak böyle bir mahrumiyete katlanması daha sonra serfiraz olacağı bir hayatın var olduğuna delildir.