Descartes’ten sonra ilâhiyatçı filozoflar vardır. Leibniz ve Spinoza bunlardandır. Leibniz monatlar prensibini kullanır: “Monatlar nâmütenâhî inkişaf etme durumundadır. Hâlbuki burada zaman sınırlıdır. Dolayısıyla nâmütenâhî inkişaf olamaz. Olabilmesi için zamanın sınırsız olması gerekmektedir. Demek ki, bu monatların nâmütenâhî inkişaf edebilecekleri, zamanı sınırsız bir âlem olacaktır. Öyleyse her şahıs monatlarını inkişaf ettirmek için ebedî ve bâki olarak yaşayacaktır.”
Spinoza ise meseleyi umumîleştirir. Şahsî olarak değil de umumî olarak, toptan ve yekvücut hâlinde bir yaşayışın olacağını söyler. O, bu düşüncesiyle vahdet-i vücud akidesine sahiptir. Meseleyi günümüze kadar uzatıp Pascal ve Bergson’un da haşir akidesine inanan filozoflar olduğunu söyleyebiliriz.
“Maarri” dinsiz bir şairdir. Yer yer dinî meselelerle alay eder. Fakat o dahi Risaletü’l-Gufran’ında Kur’ân-ı Kerim’den iktibasla haşir gününü tablolaştırmaya çalışmıştır.
Dante, Cennet, Cehennem ve A’râf tasvirleriyle sanki Maarri’nin adaptasyoncusudur.
Bunlar ve bunlar gibi, esasen din düşmanı oldukları hâlde, haşir akidesine temas etmeden edemeyen binlerce edip ve şair vardır. Evet, haşir akidesi öyle bir gerçektir ki, düşmanlarına dahi kendini tasdik ettirmiştir.