Bir diğer nokta da, yaptığımız işlerde en hâlisaneyi, en müttakiyaneyi, en zahidaneyi, en veliyyaneyi bulmaya çalışmamızdır. Hem de bir ömür boyu bunun arkasında olma kaydıyla. Aksi takdirde, aksiyon ruhunun dumûra uğradığı an, “Hücümat-ı Sitte”deki gailelerin hemen çepeçevre bizi kuşatacağı kaçınılmaz olur. İşte o zaman birbiriyle çok irtibatlı ve biri diğeri hesabına işleyen fasit dairelere götürücü olan bu gailelerden birinin ağına düşüp helâk olabiliriz. Zira bu öldürücü virüsler arasında öyle enteresan bir haber ağı vardır ki, biri bünyeye girip vücudun mukavemetini kırınca, hemen diğer virüslere “Sen de gel!” sinyali gönderir. Böylece bu virüsler birbirlerine telgraf çeker gibi mânevî bir irtibat kurmak ve bir fasit daire teşekkül ettirmek suretiyle içine girdikleri bünyeyi yıkmaya başlarlar.
Biraz daha açacak olursak; ferdin bünyesine giren korku virüsü, tenperverlik virüsünü çağırabilir. Vücudun mukavemeti biraz daha kırılınca, sinyali alan şöhret bir hamlede içeri dalabilir… En sonunda vücud bir daha da iflah olmaz bir hâle gelir ki, Allah’tan inayet ola..! Evet, şayet hususî bir lütuf, inayet olmazsa bu kerteden sonra onun için ayağa kalkmak mümkün olmayacaktır.
O hâlde bir yandan Rabbimiz’in lütuflarına mazhariyetimizi muhafaza ederken, diğer yandan da “Daha yok mu?” dercesine, daha yüksek mertebelere tırmanma gayreti içinde olmalıyız ki, bu gaileler başımıza gelmesin.