İçeriğe geç

İşte Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu teessürünü izale sadedinde Cibril-i Emîn gelmiş ve müjde mahiyetinde bu sûreyi getirmişti.[1] Bu, şu demekti; bir mü’min, bin aya bedel olan bu geceyi, hayatında bir kaç defa yaşarsa, geçmiş ümmetlerin ihraz ettiği o seviyeyi yakalamış olacaktı.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Niçin ümmet-i Muhammed’e has olarak böyle bir lütuf bahşedilmiştir?” Öyledir; zira ümmet-i Muhammed, hakâiki kavrama bakımından en müstesna mevkidedir. Nitekim bu ümmetin Peygamberi de en müstesna bir zirvededir. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir eli semada, diğer eli yerdedir. Gözünün biri Cenâb-ı Hakk’ı müşâhedede, diğeri ise ümmetini oraya çıkarma yolları araştırmaktadır. O, kâinat ağacının çekirdeği hem de meyvesi mahiyetinde olduğundan[2] bütün ağacın özünü, hulâsasını, mânâ ve mahiyetini, hikmet-i hilkatini mündemiç bulunduğundan, ümmet-i Muhammed de O’na lâyık olarak yaratılmıştır. “İmam nasılsa, cemaat de ona göredir.” fehvasınca Allah, cemaatine göre imam, imamına göre de cemaat yaratmıştır. Kadir gecesi bu ümmete, bu ümmetin peygamberiyle beraber tahsis edilmiştir ve bu, Allah’ın büyük bir fazl u ihsanıdır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak fazlından birine bir nimet bağışlarsa, kimsenin ona itiraz etmeye hakkı yoktur.

228