Böyle birinin küfre düşmesi de kaçınılmazdır. Küfre düşünce de bütün âfâk onun nazarında zavallıdır. Bu insan kendini hep karadelikler ağında görür. Yer yer kabir bütün dehşetiyle onun karşısına dikilir, berzah ürperticiliği ile onu sarsar ve tatlı hayat onun nazarında zindan olur. Ona göre ahiret zaten yoktur. Bu itibarla da hep vicdan azabı çeker ve vicdanında şeytanın tutuşturup üflediği ümit kırıcı şeyleri, ye’si unutmak ve görmemek için çoğu zaman kendisini eğlencelere, süflî zevklere verir; verir de deniz suyuyla susuzluğunu gidermeye çalışan biri gibi içtikçe yanar ve yandıkça içer, şehvete ve öfkeye daldıkça dalmak ister, karanlığa girdikçe girmek ister. Bunun sonunda da ürperten bir fâsit daire teşekkül eder ve –hafizanallah– bir daha da kurtulamaz o insan.
İşte bu, iman yolunda herhangi bir cehdi olmayan insana dünyada Allah’ın en büyük cezasıdır. Sonuçta, önce uhrevî zakkum-u Cehennem, daha sonra alev alev Cehennem hep buna dayalı olarak meydana gelir. Bu yüzden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah-akşam: اَللّٰهُمَّ أَجِرْنِي مِنَ النَّارِ “Allahım! Beni Cehennem azabından koru!”[1] diye yakarmış, kendisinden dua talebinde bulunan sahabîye de: وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ وَنَجِّنَا مِنَ النَّارِ “...Allahım! Bizi Cennetine al ve Cehennem azabından koru!”[2] diye dua etmişlerdir. Biz de devamlı bu şekilde Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder ve O’nun nezd-i ehadiyetinde kabul ümidi yaşarız.