Krallardan birinin bir büyücüsü vardı. Yaşı epeyce ilerleyen büyücü, krala: “Ömrüm sona yaklaştı. Bana bir çocuk ver de ona büyü öğreteyim.” der ve kralın kendisine verdiği çocuğa büyü öğretmeye başlar. Bu çocuğun eviyle büyücü arasında bir rahip vardır. Bir gün çocuk o rahibin yanına uğrar. Rahibin anlattığı şeyler çocuğun daha çok hoşuna gider ve çocuk sık sık rahibi ziyaret ederek onun anlattığı hakikatleri kabul eder. Zamanla bu çocuktan harikulâde hâller zuhur etmeye başlar; derken etrafında bir cemaat teşekkül eder. Her devirde olduğu gibi o devirde de hak ve hakikatten ürken yarasa ruhlular vardır. Araplar, لِكُلِّ فِرْعَوْنَ مُوسَى derler. Yani her Firavun’un karşısında bir Musa vardır. Bunu değiştirerek لِكُلِّ مُوسَى فِرْعَوْنُ demek de mümkündür ki o zaman mânâ, “Her Musa için bir Firavun vardır.” olur.
İşte o dönemin Firavun’u, Allah’a iman eden insanlara karşı amansız bir takip başlatır. Bu iş için derin hendek ve kanallar (uhdûd) kazdırır. Bu hendekler içine büyük ateşler yaktırır. İnanmış sineleri, genç-yaşlı, kadın-erkek, çoluk-çocuk demeden hendeğin başına getirtir ve Allah’a imanda ısrar edenleri ateşe attırır, küfre dönenlere de ilişmez. Bütün bu zor durumlarına rağmen mü’minler imanlarından dönmez ve seve seve ateşe atılırlar. Bu arada mü’minleri ateşe atan bu zalimler, hendeğin etrafına oturur, yaptıkları bu zulmü zevkle seyrederlermiş. Günlerden bir gün, kucağında çocuğuyla bir kadın hendeğe atılmak üzere getirilir. Kadın yanan alevleri görünce içinden bir tereddüt geçirir. Tam bu esnada kucağındaki çocuk dile gelir ve “Atla anne, sen haklısın onlar haksızdır.”[2] der.