Bu hadisle de Ashab-ı Uhdûd, her hangi bir devreye ait olmayıp bütün devirlerde kefere ve fecere tarafından zulme maruz kalmış, hendekler içine atılmış mazlum mü’minler ve onlara seyirci kalan kâfirler olarak anlatılmaktadır. Nitekim Roma’da Hıristiyanlara karşı akla hayale gelmedik zulüm, cevir ve cefa devri Bizans’ta Büyük Konstantin devrine kadar devam etmiş ve İslâm’ın gelmesiyle o günün kâfirleri tarafından yeniden başlatılmış ve seneler seneler boyu devam etmiştir. Daha sonra da Ebû Hanife gibi bir kısım mihnetkeş büyüklerimiz ve hapishanede sopa yiye yiye ömür geçiren Ahmed İbn Hanbel gibi pek çok büyük zat eza ve cefaya maruz kalmış ve rahat yüzü görmemişlerdir. Bu itibarla da Ashab-ı Uhdûd, mütegallip, mütekebbir ve mütecebbir bir güruhun, mazlum ve mağdur kimselere reva gördükleri şenaetleri ifade eden bir tablodur. Bu, günümüzde de olabilir. Memleket memleket sürgüne gönderilenler, hapishanelerde kendilerine yer hazırlananlar, memleket mahkemelerinde aylarca muhakemesi sürenler, aylarca ihtilattan men edilenler, buna rağmen milletine dua dua yalvarıp da tel’ine ve bedduaya âmin demeyenler binlercedir. Bu hep böyle devam edecektir. Bence Ashab-ı Uhdûd’un asıl anlatmak istediği de işte budur.
Sâniyen, müdakkik müfessirlerimiz, Ashab-ı Uhdûd hâdisesinden âlem-i İslâm’ı istibdat altına alacak zalim milletleri istinbat etmişlerdir. Belki bir dönemde bu işin en önemli vasıtası trendi. Zaten uhdûd da “had”den gelmektedir. Nitekim bu tefsir anlayışı, yirminci asırda tahakkuk etmiştir.