Hıristiyanlık metafiziğe daha fazla ağırlık veriyor ve insanlara onu salıklıyordu. Tesirli de olabiliyordu. Hazreti Ömer’in amcası Hazreti Zeyd hanîflerden bir zattı. O, arkadaşı Varaka İbn Nevfel gibi Hıristiyan olmamıştı. Zira kendi içinde hissettiklerine göre onu tatmin edici bulmuyordu.[1] Bu mülâhaza ile idi ki, ciddi bir inkisar içinde ruhunu Allah’a teslim edeceği an, içlerinde oğlu Hazreti Said ve Hazreti Ömer’in de bulunduğu aile fertlerini yanına çağırdı, büyük bir hakikatin yakında zuhur edeceğini onlara müjdeledi. Tabiî kendisi o zamana yetişemeden vefat etti.[2] İşte hanîf olan bu Zeyd, Kâbe’nin önüne geliyor, ve âdeta “Ey büyük yaratıcı! Sana nasıl kulluk yapılacağını bilmiyorum. Bilsem öyle ibadet ederdim.” diyor ve secde ederek kulluğunu yerine getirmeye çalışıyordu.[3] Bu, tertemiz bir vicdanın garazsız, ivazsız hakikate âşina olmasının ifadesiydi. Ama öyle anlaşılıyor ki o, Mâbud-u Mutlak’ın adını dahi bilemiyordu. O’nun adını bilemediği gibi nasıl kulluk yapacağını da bilemiyordu.
Kendisine Cenâb-ı Hak kulluğun erkân ve âdâbını öğreteceği ana kadar Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) de nasıl kulluk yapılacağını belirleyemiyordu. Ama yine de kulluk yapmaya çalışıyordu. Hazreti Âişe’den rivayet edilen bir hadiste –ki, bunu başkalarından duymuş olması lâzım– Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hira dağında bir mağaraya çekilip orada uzun zaman ibadet ettiği anlatılır.[4] Bu ibadetin nasıl olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Biz bundan, Hazreti İbrahim’den, perdeler altında, o güne kadar devam ede gelen kulluk şekli nasılsa öyle ibadet ettiğini anlıyoruz. Ama Efendimiz kulluk yapardı. Kur’ân gelince kulluğu formüle etti ve hayat-ı içtimaiyeye ayrı bir istikamet verdi.