Efendimiz çok afifti. İçinde putların dolu olduğu Kâbe yıkıldığında O, Kâbe’nin inşasında çalışıyor,[5] Cahiliye’de, fiilen olmasa da, Ficar harplerine iştirak ederek Kâbe halkının yanında yerini alıyor[6] ve Hılfu’l-Füdûl’da bizzat bulunuyordu.[7] İslâm geldikten sonra Allah, nerede, ne zaman ve nasıl harp edildiğini öğretti: “Kim, savaşı Allah yolunda ve Allah düşüncesi ile yapıyorsa o, Allah yolundadır; gayrisi Allah yolunda değildir. Allah’ın yüce ve yüksek adının âfâk-ı âlemde bayraklaşmasına mâtuf yapılan savaş Allah yolundadır.”[8] beyanlarıyla İslâm, savaş sistemine de böyle bir istikamet kazandırıyordu.
Bütün bunlarla İslâm’ın topyekûn bir hayata istikamet kazandırdığı söylenebilir. Aslında beşer bünyesinde, kalbinde, ruhunda ve dimağında mündemiç olarak bulunan hakikatler İslâm sayesinde neşv ü nema bulma imkânına kavuştu, beşerdeki büyük potansiyel inkişaf etti. Medenî milletlere, medeniyet muallimi olma hâlini ve ufkunu kazandıran İslâm’la insanda canavarlığa sarf edilebilecek güç, cesaret, şecaat... gibi vasıflar hakperestlik istikametinde kullanılma istikametini elde etti.
İslâm tarihi ve İslâm medeniyet tarihi üzerine Voltaire’in insafsız bakış açısını bertaraf eden Arnold, Gibb ve Renan gibi insaflı kalemler İslâm hakkında hiç olmazsa tarafsız bir kısım şeyler söylemişlerdir. Bu konuda söylenilen sözlerden biri şudur: Beşer, Hazreti Âdem’den Hazreti Muhammed devrine kadar elde edebileceği terakkinin ancak yüzde yirmi beşini kazanmıştır. Hazreti Muhammed, getirdiği esaslarla fikre ve hayata kazandırdığı istikamet sayesinde yüzde yirmi beş daha terakki etmiş ve yüzde elliye ulaşmıştır. O günden bu güne, o formülleri kullana kullana biz ancak yüzde yirmi beşlik bir mesafe kat edebilmişizdir. Ve beşerin terakkisi için tanıdığımız en son noktaya –ümit ediyoruz ki– bundan sonra ulaşacağız.