İkinci yönü; Efendimiz’in başına gelen hâdiseler, maruz kaldığı musibet ve belâlar, kendinden evvel gelmiş geçmiş peygamberlerin başlarına gelen aynı musibet ve belâlardı. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak, Efendimiz’e geçmiş peygamberlere ait bu belâ ve devâhîyi (musibetleri) anlatırken şöyle demek istiyordu: Senden evvelki peygamberler, kendilerine inanan cemaatle beraber her türlü belâ ve devâhîye maruz kaldılar; öyle ki hem onlar hem de arkalarındaki cemaatler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” (Bakara sûresi, 2/214) dediler. Bu itibarla, Ey Habîb-i Zîşânım! Bunlar sadece Senin başına gelmiyor. Bu tür belâ ve musibetler, bu yola giren herkesin başına gelmesi mukadder hâdiselerdir. Bu böyle bilinmeli ve başa gelenlere katlanılmalıdır.
Bir diğer mesele, biz, hak ve hakikati ne kadar parlak ve kâmet ü kıymetine uygun anlatırsak anlatalım, hidayeti veren Allah’tır. Allah vermedikten sonra halk hüsn-ü kabul göstermeyecektir. Hâlbuki Efendimiz, insanların imana girmesi hususunda çok istekli, heyecan ve helecan içindeydi.[2] Öyle ki O, insanlar inanmadıklarından ötürü kendisini helâk edecek bir ruh hâline sahipti.[3] Esasen bütün bunlar, Efendimiz’in üzüntüsünün, teessür ve telehhüfünün doruk noktaya ulaşmasının ifadesiydi. Böyle bir durumda Kur’ân, Allah Resûlü’nün elinden tutup, “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder.” (Kasas sûresi, 28/56) buyurarak rehberlik yapıyordu. Vâkıa, Efendimiz’in bir hidayet edici yönü de vardı.[4] Ancak O’nun hidayeti iş’ardı, işaretti, irşaddı, tenvirdi ve aydınlatmaktı. Asıl hidayet, bir fiildi ki onu ancak Allah yaratırdı.