Ayrıca Yusuf Sûresi, Kur’ân-ı Kerim’in edebî veçhesini anlatan sûrelerden birisidir. Bunun birkaç yönü vardır. Kur’ân’ı uyanık bir gönülle, hüşyar hislerle ve işleyen kafayla okuyan bir insan, vak’aları karakteristik durumlarıyla karşısında temessül ediyor gibi görür. Yusuf Sûresi, bir hayatın teneffüsünden ibarettir. Bu sûreye girildiğinde bir tarafta değişik pâyelerle serfiraz olan bir nebinin adım adım terakkisi, öbür tarafta da onu engellemek veya bertaraf etmek isteyen kardeşlerinin kin ve nefreti duyulur ama bunu anlatmak çok defa mümkün olmayabilir. Keza, yine orada, dünyada içtimâî ve iktisâdî bir başıbozukluğun hükmettiği; beşere, bir açlık ve sefaletin hâkim olduğu, belâ bulutlarının insanlığın başının üstünde dolaştığı görülür. Zira o zaman beşer, israf ve sefahete dalmış, lüks beşeri mahvetmiş, israf ekonomisi insanların hayatını zîr ü zeber eylemiştir. Görenek ve tiryakilikle israfa girildikçe en aşağı tabakadan en yukarı tabakaya kadar herkes müreffeh bir hayat yaşamaya başlamış, bunun sonucunda da Cenâb-ı Hakk’ın ihsanlarının yümnü ve bereketi kalkmıştır. Bu sûrede beşerin bu denli başıbozukluğuna, içtimâî ve iktisâdî tezelzülüne ve baş aşağı gitmesine karşılık, Hazreti Yusuf’un kollarını makas gibi açarak o günün insanlarının önüne geçtiği, onlara iktisadî tedbirler getirdiği müşâhede edilebilir.
Bir başka yönüyle orada, Hazreti Yakub’un da engin şefkatinin mevcelendiğine şahit olunur. Burada herhangi bir insanın herhangi bir insana olan alâkasından daha öte doğrudan doğruya fıtrat-ı beşere dercedilen ve mahiyet-i insaniyede mündemiç bulunan, her anne ve babanın realite olarak mahiyetindeki o önüne geçilemez meveddet ve muhabbetin, alâka ve irtibatın mevcelendiği de müşâhede edilir.