İçeriğe geç

Evet, yukarıdaki âyet, dinde ikrâh olmadığını/olamayacağını ifade ederek, düşünce ve inanç konusunda istidlâl ve ikna metodlarını nazara veriyordu. Ayrıca âyete “İkrâh dinde yoktur.” şeklinde mânâ verenler de olmuştur ki; o da neye ve hangi hususa dair olursa olsun, dinde zorlama söz konusu olamaz demekti. Her şeyden evvel mesele, dinin tarifi çerçevesinde ele alındığında onun kat’iyen cebre dayanmadığı ve tamamen ihtiyarî bir konu olduğu görülecektir. Dahası, yukarıdaki tevcihe bağlı denebilir ki, din, insanları ne herhangi bir diyaneti ne de dünyayı kabule zorlar. Esasen hak-bâtıl, hayır-şer, nur-zulmet, iman-küfür, hidayet-dalâlet birbirinden ayrıldıktan sonra değişik türden baskı ve dayatmalar hem insana hem de insanın iradesine karşı apaçık bir saygısızlık demektir.

İslâm tarihinde, dini kabulün semeresi mutlak saadet olduğu halde لَٓا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ2 mantukunca dine girme mevzuunda hiç kimseye karşı cebir ve şiddet kullanılmamıştır. Aksine din, başkalarını ikrâhtan korumayı taahhüt etmiş ve herkesin rahatça kendi dinini yaşayabilmesini teminat altına almıştır. Dahası din, başkalarına baskıyı hem insana hem de dinin ruhuna saygısızlık kabul etmiştir; insana saygısızlıktır, zira o, irade sahibi hür bir varlıktır ve dilediğini yapabilmesi de diğer varlıklar arasında farklılığının en belirgin derinliğidir. Dine karşı saygısızlıktır, zira iman samimiyete dayalı ve kalbin kabulüne vâbeste bir iz’an işidir. Kalblerde kabul görmeyen iman da, amel de makbul değildir. Evet, değişik baskılarla insanlara kabul ettirilen iman iman olmadığı gibi böyle bir iman taşıyan kimse de mü’min değildir. Olsa olsa o bir münafık, amel adına ortaya koyduğu davranışlar da birer göstermeliktir.

243