Ne var ki, dünden bugüne kimi idareler bu esasları hiç mi hiç kâle almamış; kimileri onlarla oynamış ve çerçevelerini değiştirmiş; kimileri de sık sık uygulanma alanlarına müdahale ederek düpedüz vicdanlara baskı yapmış ve insanların inandıkları gibi yaşamalarını zorlaştırmış, hatta engellemişlerdir. Bu arada, dinî kurallarla idare edilen bazı devletler, o dini benimseyen vatandaşlarına din ve vicdan hürriyeti adına belli ölçüde cömertçe davranmış görünseler de, başka din ve felsefeye inananlar için aynı şekilde hareket ettiklerini söylemek çok zordur. Ancak Müslümanlığı hakkıyla yaşayanlardır ki, her dine, her düşünceye, her hayat felsefesine karşı saygılı davranmış, bu düşünce ve sistem müntesipleriyle hep diyalog içinde olmuş, sürekli hoşgörü soluklamış ve her zaman onları şefkatle kucaklamışlardır. Aksine, Müslümanlığı doğru anlayamamış olanlar ve hangi dinden olursa olsun, yaşama felsefelerini kine, nefrete, ayrımcılığa, bağnazlığa, taassuba bina edenler, kendi ufukları, kendi vicdanları gibi, semavîlikten gelen dinin özündeki enginliği de büzmüş, daraltmış ve felâh vesilesi sayılan bir sistemi/sistemleri iflâh etmeyen müesseseler hâline getirmişlerdir; müntesiplerini gayz, öfke ve hasetle; “ötekiler” dediklerini de –tabiî elleri ulaşıyorsa– şiddetle, cebirle, harb u darple ve daha başka pek çok vahşice yollarla…