Bu da ancak, bu hakların Allah tarafından bahşedildiğini kabullenen, O’nun her lütfuna karşı saygılı davranan, hayatını fevkalâde bir titizlikle istikamet içinde geçiren, bugünkü her davranışının yarın bir hesaba dönüşerek karşısına çıkacağına inanan, hakkı tanıyan ve her zaman ona karşı hürmet hisleriyle oturup kalkan bir toplum içinde mümkün olabilir/olabilecektir. Aksine, Allah’a ve hesap gününe inanmayan, kitap bilmeyen, peygamber tanımayan yığınlar arasında ne insanî değerlerden ne de insan haklarından söz etmek mümkündür; zira böyleleri, hakkı tanımadıkları gibi hakikatlere karşı da saygısızdırlar. İnanmazlar inanılacak esaslara; kendilerine göre bir inançları var gibidir ama, bu da, kendilerine mahsus nefsâniyet eksenli bir inançtır. Onlar, hevâlarına uymayan imanı iman kabul etmez; heveslerine muvafık gelmeyen ilme ilim demez; kendilerinden olmayan âlimi âlim saymaz; hatta bütün bütün hezeyana girdiklerinde tereddüt etmeden herkesin cahil olduğunu haykırır, her inanana “mürteci” der, kendileri gibi düşünmeyenleri çağ dışılıkla karalar ve sürekli toplumu böler-parçalar, ilerici-gerici kampları oluştururlar. Hiçbir düşünceleri mantıkî olmadığı gibi, hemen her davranışları da yobazcadır. Fikir adına ortaya attıkları, o kullanıla kullanıla partallaşmış ve aldatma gücünü yitirmiş şeytanî miras da diyalektiktir. Hakka karşı kuvveti harekete geçirme, düşünmeyen dimağlarının biraz da çaresizlikten uğursuz kara ürünü; fikren yenildiklerinde demagojiye veya diyalektiğe başvurmaları, her zamanki o eski mavzer tüfekleridir. Yeryüzünde diyalektik ve demagojiyi ilk kullanan, Âdem Nebi’ye karşı secde muammasında şeytan olmuştu.1 Bu itibarla diyalektiğin ilk mimarının şeytan olduğu söylenebilir. Daha sonraki taşeronlarsa, hak karşısında yenildiklerinde kuvvete başvuran haknâşinaslardır.
Dipnotlar
- 1 Bkz.: A’râf sûresi, 7/12; Sâd sûresi, 38/76.