İçeriğe geç

Biz, bize ait değerlerimizle ayakta olduğumuz sürece hep böyle inanmış, böyle yaşamış ve böyle davranmıştık. Gün gelip de, iman, islâm, ihsan gibi önemli irtibat noktalarında kırılmalar, çatlamalar olunca, hakkın yerini bâtıl almış; kuvvet, taassup ve temerrütlerini dayatmaya başlamış; haklar çiğnenmiş; zulüm başını alıp gitmiş, her yerde kaba kuvvetin hırıltıları duyulmaya başlamış; Allah da emaneten lütfettiği kardeşlik şuurunu, emniyet hissini, şefkat duygusunu, hak saygısını çekip elimizden almış. Bir daha verir mi-vermez mi bir şey diyemem ama, O, şimdiye kadar emanette emin, iman, islâm, sabır ve hak kahramanlarına her zaman bunları veregelmişti; vaade vefa ve hakka adanmışlık ruhuyla O’na teveccüh edenleri hiç yalnız bırakmamıştı.

İsterseniz sözlerimizi merhum Âkif’in “Asr Sûresi” yorumuyla noktalayalım:

“Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak, Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak; Hani Ashab-ı Kiram, ayrılalım derlerken, Mutlaka Sûre-i ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden? Çünkü meknûn o büyük surede esrâr-ı felâh, Başta iman-ı hakikî geliyor, sonra salâh, Sonra hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık, Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.”
233