İçeriğe geç

Gerçek mü’min her işini Hak ism-i şerifiyle irtibatlandırarak yerine getirmeye çalışır. Her faaliyetinde hakkın esas olduğu mülâhazasıyla hareket eder. Hakka bağlı kalmayı bir zimmet borcu bilir ve bunu da bir cebr-i lütfî esprisi içinde değerlendirir. Her zaman dopdolu hak saygısıyla yaşar; onunla oturur kalkar; hakkın zıddı sayılan fâni, zâil ve aldatıcı şeylere kıymet-i izafiyeleri ölçüsünde bir değer atfetse de, yine de bunlar karşısında duruşunu ona göre belirler. Aksine bâki ve dâimî olanı, istikamet ve hüsn-ü akıbet vaad edeni, her zaman O’nu hatırlatanı, O’ndan açık ve net bir şeyler ifade edeni, kendi tarifi içinde hakka uygun düşeni, ruhta sürekli hak mülâhazaları uyaranı arar ve her zaman Zât-ı Hakk’ın belirlediği hak eksenli yolda yürümeye çalışır; imanı hak, ameli hak, muamelesi hak, sözü hak, duruşu hak ve davranışları hak şehrâh gibi bir genişlikte yürür her zaman Hakk’a ve Hak rızasını hedefleyerek “Yâ Hak!” der, aşar aşılmazları. Her işini hemen her zaman hak mazmununa bağlı görür. Hak olan aktiviteler içinde bulunur. Hakkı tutup kaldırma cehdiyle çırpınır durur. Alacağı zaman hakkı olanı alır, verme mükellefiyetinde bulunduğu hakları vermede de kusur etmez; hakla münasebeti olmayan şeylerden, birer bâtıl olabileceği mülâhazasıyla hep uzak durur ve mutlaka temkinli davranır.

Hak, çok geniş kullanım alanı olan bir kelimedir: bâtılın zıddı, nakîzi hak; kuvvet karşısında tahterevalli mizanında ağır basan taraf hak; ferdî plânda herkesin nasibi, hissesi hak; meşrû nizam tarafından şahıslara tanınan menfaat, fayda ve ihtiyaçları, zaruretleri karşılayıp giderme de bir haktır.

221