Öyleyse fâni olup da zatından dolayı gönül verdiğimiz her şey, bizim için birer acı, ızdırap ve elem unsurudur. Hâlbuki, burada bulunanlar bitip tükenecek ama yeni bir ahiret sabahı doğacak, her zaman kışı yeni bir bahar takip ettiği gibi bir gün ahiret baharı gelecek ve orada çiçekler asla solmayacaktır. Binaenaleyh böyle bir inanç zaviyesinden bakınca, dünya kıymet kazanır. İnsan, “Ey dünya! Sen ne güzelsin ki, burada solup batmanla içimde solup batmayana aşk ve iştiyak hâsıl ediyorsun! Fâni ve zâil sevgililerin beni terk etmesine mukabil içim tam kan ağlayacağı zaman, ‘Ey ezelî ve sermedî olan sevgili! Âlem beni terk etti. Ben kapına geldim. Anladım ki Sen’den başka vefalı ve hakiki dost yok. İçimi Sana dökmek, dertlerimi Sana şerh etmek istiyorum. Ağaran saçlarıma, bükülen belime, sağa-sola inhiraf etmeden içine girmeye doğru koştuğum kabrin elemlerine, bitip tükenmeme, kabrin karanlığına derman ey Rahman, Sana geldim!’” der, içi birden bire sürurla dolar ve bütün hüzünler gidiverir.
Herhâlde bugün bütün insanlık böyle bir duygu ve düşünceye muhtaçtır. Onun için Allah’a (celle celâluhu) hamd ederiz. Zira az dahi olsa bütün mü’min gönüllerde her zaman bu duygu nümâyândır. Ölümü düşündükçe ara sıra belki ölümün dış yüzündeki çirkin taraf görülebilir. Buna rağmen en mücriminiz olan ben, az parmağın ucuyla dokunup perdeyi kaldırınca çok defa şöyle diyorum: “Ne zaman ya Rabbi, şu yükü sırtımdan alıp da beni de vuslata erdireceksin? Eğer bu, isyan olmasa ve buradan gitmeye Kendisinin rızası bulunsa, bütün cürümlerime rağmen ‘Beni şu hacâlet ve mahcubiyetten halas eyle, huzuruna al, gerçek lezzetlere ereyim, aşk ve şevkini ruhumda duyayım.’”