İçeriğe geç

Burada mevzu ile alâkalı şu hususa da değinmek istiyorum: İnanan insanlar, din-i mübin-i İslâm’ın âfâk-ı âlemde şehbal açması istikametinde bütün cehd ve gayretlerini göstermelidirler. Hak yolunda başlarına her zaman gelebilecek belaların olabileceğini peşinen kabul etmeli ve bunlara katlanmaları gerektiğini çok iyi bilip buna razı olmalıdırlar. Şu kadar da var ki, Cenab-ı Hak uzun süre Kendi yolunda olanlara bela ve musibet vermeyebilir ve onları sıkmayabilir; hatta bu kimseler, uzun bir müddet rahat edip bir sıkıntıya maruz kalmayabilirler de. Önemli olan husus, musibetler ilk tosladığında onlara karşı sabredebilmektir. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, musibeti ve belayı istememek gerekir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) buyuruyor ki: “Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz… Karşılaştığınız zaman da sabrediniz.”20 (Bu hakikate Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetinde de işaret edilir.)21 O bakımdan, başımızda değirmen taşları çevirseler, bizi makaslarla doğrasalar, –Nesimî’nin tabiriyle– külümüzü kavurup savursalar, başımıza erre koysalar, testere ile bizi ikiye ayırsalar, “Yâr yapa bunları!” deyip Allah’tan gelen bu imtihanlara sabretmemliyiz.

Binaenaleyh mü’min, Fuzûlî’nin yaptığı gibi Rabbisinden başına bela yağmurunu yağdırmasını istememelidir. O şöyle der:

“ Yâ Rab, belâ-i aşk ile kıl âşinâ beni,
Bir dem belâ-i aşktan etme cüdâ beni.
Az eyleme inâyetini ehl-i derdden,
Yani ki çok belâlara kıl mübtelâ beni.”
27