İçtimaî hayata tatbik edilmesi mümkün olan bu prensip zamanla yanlış anlaşılıp, yanlış yorumlanmış ve mü’minler arasında çok defa nifaka, şikaka (ayrılığa) sebebiyet vermiştir. Mü’minler şer’î ölçülerle dört bir yanı tespit ve tahkim edilmiş güzel bir yol bulup bu yolda yürüyerek Cennet’e gitme ihtimalleri belirince; asgari anlaşmanın mümkün olduğu çizgide mutabakata varmaları elzemdir. Aksi takdirde teferruatın münakaşasına girilince her zaman karşılıklı anlaşmazlıkların olabileceği kat’iyen akıldan çıkarılmamalıdır. Mesela, herkesin cübbesinin rengine, sakalının boyuna ve saçlarının uzunluğuna takılıp kalan birisi böyle yapmayanlarda yümün, bereket ve hayrın olmadığını iddia ederse, o zaman usûlde, farz ve vaciplerde kardeşleriyle anlaşması mümkünken, kendi düşüncesine göre ahseni ve ehakkı istediğinden, onlarla kesinlikle anlaşamayacak ve diğer mü’min kardeşleriyle asla bir birleşme noktası bulamayacaktır. Zannediyorum meselenin bir yönü budur ve günümüzdeki münakaşaların çoğunun sebebini de bu teşkil etmektedir. Bugün herkes kendi meşrebi ile alâkalı olarak “Benimki daha iyidir.” demektedir. Hatta diyebiliriz ki, keşke böyle deselerdi! Aksine şimdilerde bağnazlıklar öyle bir dereceye ulaşmıştır ki “Benimki en iyidir, benimkinden başka da iyi yoktur. Binaenaleyh benim meşrebim üzere hareket etmeyen de kurtulamaz.” denebilmekte ve bu şekilde farkında olmadan felaketli bir yola girilmektedir.
Bu bakımdan inanan her bir mü’minin diğer kardeşleriyle aralarındaki irtibatı, anlaşmayı ve uzlaşmayı kurması adına diyebiliriz ki, mü’minler anlaşabilecekleri bir yol bulduktan sonra eğer o yolun daha iyisinde münakaşaya ve huzursuzluğa düşüyorlarsa kat’iyen o yola gitmemeli ve anlaşabilecekleri çizgide kalmalıdırlar.