Mevzu ile alâkalı olarak nakledilen haberler arasında, Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) elini dudağına koyup da “Yusuf!” dediği anlatılmaktadır116 ki, Allahu a’lem bu haber İsrailiyattandır. Mevsuk kaynaklarımızda buna dair ciddi bir habere de rastlamadım. Ama şu kadarını söylebiliriz ki, Hazreti Yusuf, kuyuya atılmadan önce de âdeta bir nebi gibi bu yüce pâyeye hazırlanmıştı. Yusuf Aleyhisselâm kuyuda Hakk’ın teminat esrarını görmüş, hapishaneye girerken onu duymuş ve daha sonraki hayatında da hep o esrar ile hemhâl olmuştu. Hatta Yusuf Aleyhisselâm, Zeliha’nın evinde de daima o esrar ile gözlerini açıp-kapamıştı. Zira o bir nebi namzedi idi.
Nebiler, bilmeyerek bizim sevabımız cinsinden zellelere düşebilirler. Fakat onların bilerek bir günaha, hele kebâir denilen büyük günahlara düşmeleri asla söz konusu değildir. Kaldı ki Cenab-ı Hak, Hazreti Yusuf’a baştan temkin, itminan, güçlü bir irade vermiş ve bu hususları onun vicdanına duyurmuştu. Ona babasından gelen bir şey olduysa, o da babasının bu mevzuda Hazreti Yusuf’a daima meâliyâta (yüce ve yüksek duygular) ait yolları göstermesi olmuştur. O, her zaman çocuğuna basit ve pes şeylere dilbeste olmamasını tavsiye etmiş, Yusuf da (aleyhisselâm) bu nasihatleri vicdanında tam olarak duymuş, babasının kendisine yaptığı bu tavsiyeleri hayatının hiçbir karesinde aklından çıkarmamıştı. İşte onun bütün bu hususiyetleri Kur’ân’da anlatılan tablo çerçevesinde gücüne yeni bir güç katmış, bu güçle kapının yolunu tutmuş ve ne pahasına olursa olsun dışarıya kaçmak istemişti. Bunun üzerine Zeliha da onu arkasından tutmuş ve engellemeye çalışmıştı.