2. Herkes ilk başta Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, haşr u neşre ve kadere icmalî olarak şöyle-böyle iman eder. Bu âyette ise, icmalî olan bu imanın gerek âfâkî, gerekse enfüsî tefekkürle kuvvetlendirilmesi emredilmektedir. Zira zamanın çıldırtan hâdiseleri karşısında taklit bağları dayanamayıp kopuverir ve iman da elden gidebilir. Bu nokta-i nazardan, fakir, bu âyeti devrimizle çok alâkalı görüyorum. Bu devirde taklit bağları tamamen çözülmüş, çokları ancak tahkikî imanla küfür ve dalâletten gelen toslamalar karşısında mukavemet edebilmişlerdir. Öyle ise biz kendimize Kur’ân-ı Kerim’in bu âyeti ile şöyle denildiğini anlayabiliriz: “Ey ata ve dedelerinden miras olarak kendilerine intikal eden imana sahip bulunan mü’minler! Siz şu dalâlet ve küfrün, kalb ve kafalarınıza pompaladığı düşünceler karşısında bu taklidî imanla mukavemet edemeyeceksiniz. Öyleyse âfâkî ve enfüsî tefekkürle imanınızı kuvvetlendirip tahkikî imanı kazanınız ki, zamanın hâdiseleri karşısında ayaklarınızın üzerinde kalabilesiniz.” Bu yönüyle âyet, icmalî ve nazarî olan imanımızı, tafsilî ve amelî hâle getirmemizi emretmektedir.