Ayrıca mevzuyla alâkalı şu hususu da arz etmek yararlı olur: Tıp ilminin de diğer ilimler gibi çocukluk, delikanlılık, yaşlılık gibi çeşitli devreleri vardır. Şimdi Kur’ân-ı Kerim, Endülüs’te kurulan tıp mekteplerinin geliştirdiği tıptan mı, Bağdat’ta geliştirilen tıptan mı, yoksa yirminci asırda “Bulduğumuz her şey, karşımıza, bulmadığımız yirmi mesele çıkarıyor.” diyen tıptan mı bahsetseydi? Şayet Endülüs ve İbn Sina devrinde gelişen tıptan bahsetseydi, biz onları yirminci asırda rafa konmuş meseleler olarak görecek ve bu mevzudaki tafsili fazla bulacaktır. Hâlbuki Kur’ân’ın bu mevzudaki icmalinde, ifadelerinin kısa oluşunda, nüvelerden bahsedişinde öyle bir ihtişam vardır ki, hangi devrin başına şemsiye olsa onun güneşini keser ve her devir ondan istifade edebilir.
İşte sehl-i mümteni olan Kur’ân beyanı, bu yönüyle icmalinde büyük tafsil getirmiştir. Şayet Kur’ân, bizim devrimizdeki tıptan bahsetseydi, bizim devrimiz sağlam kaidelere oturmuş, sabit kanunlar getirmiş bir tıp devri olmadığından bu, eksik bir anlatım olacaktı. Dün kanser hakkında “Bu, bir hücre anarşisidir.”, ertesi gün ise “Bu, virütik bir şeydir.” dediler. Yarın da belki “Bu, ağzınıza taktığınız dişten veya teneffüs ettiğiniz caddelerdeki katrandan, ziftten, yahut egzoz borularından çıkan dumandan oluyor.” diyeceklerdir.
Binaenaleyh her devirde kemale doğru giden ve tekâmül eden tıp, değişip durduğu müddetçe bunu herhangi bir sabit kanunla ifade etmek mümkün değildir. Öyleyse meseleyi nüvesine ve çekirdeğine indirme, en büyük ve en ihtişamlı bir tafsil sayılır ve sayılmalıdır da.
75 Müslim, fezâil 141. Ayrıca bkz.: İbn Mâce, ruhûn 15.
76 Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/89.