Küremizde olduğu gibi onun dışında da hemen her yerde madde, doğrudan doğruya kendini idare ve kendi kendine hareket edemeyen âciz, kör, şuursuz, âtıl ve ölü bir şeydir. Onu meydana getiren parça ve parçacıkların da kendi kendilerine bu harika işleri yapmalarına imkân yoktur. Varlığa ermenin karanlık yollarında, hayata mazhariyetin daracık kanallarında ve kanın incecik damarlarında atomları toplayan ve zerreleri hareket ettiren Kuvvet’tir ki, ilminin engin programına göre ve sonsuz kudret ve iradesiyle her şeyi var etmekte, sonra da teker teker hepsini varoluş gayelerine ulaştırmaktadır.
Buna binaen, kâinattaki en küçük parça ve parçacıklardan en büyük sistemlere kadar her şeyin alabildiğine bir âhenk içinde ve birbiriyle münasebettar bulunmasını, maddenin temel hususiyetiymiş gibi görüp göstermeyi aldanmışlık sayıyor, eşya ve hâdiseleri izah için daha sağlam esaslara, daha ciddî nazariyelere ihtiyaç duyulduğuna inanıyoruz.
Evet, bir tarafta harikalardan harika ilk yaratılış, diğer tarafta sistemlerin ilk günden bugüne tâbi oldukları nizam ve bu muhteşem nizamın korunmasıyla beraber mekânın genişlemesi, genişlerken de parçalara ayrılmaya meyilli bulunan kâinatların “galaktik” kütleler hâline gelmesi; evet bütün bu birbirinden farklı ve birbirine zıt şeyleri nasıl ve ne ile izah edebiliriz? Parçalar arasındaki çekim gücü –ki, o da Yaratıcı’nın var ettiği bir kanun, bir kuvvetten ibarettir– kâinatın genişleme hızının baş döndürücülüğü karşısında ne kıymet ifade eder? Tıpkı bir beyin gibi, birbirinden farklı, birbirine zıt pek çok fonksiyonun birden eda edildiği, pek çok hâl ve vaziyetin birden ortaya çıktığı; farklılıkların âdeta bütünlük rükünleri, zıtlıkların birlik unsuru hâline geldiği kâinat kitabını hakiki sahibine vermedikten sonra, onu, onun hususiyetlerini ve onda olup bitenleri nasıl izah edeceğiz?