Âyet, insanın maddî menşei olarak, önce topraktaki elementlerden veya burada tamamen sembolik veya teşbihî bir kullanım varsa, insana gıda olarak giren bu elementlerin insanda meydana getirdiği bir sıvı veya protein çorbasından söz etmektedir ki, iki mânâ da doğrudur. Sonra bu sıvı, nutfe olarak anne karnına geçmekte ve artık anne karnında farklı merhaleler takip etme yoluna girmektedir. Bu yolda, Allah önce onu alaka, yani rahim cidarına yapışan pıhtımsı madde yapmaktadır. Alaka kelimesinin, Türkçe’de “ilgi” mânâsına gelen alâka ile de münasebeti vardır. Yani, nutfenin aldığı bu ilk şekil, rahim cidarına yapışarak anne ve vücuduyla bir bağ teşkil etmekte, o vücuttan beslenmektedir. Esasen Kur’ân, bütün bu oluşları Allah’a nispet etmektedir. Çünkü, ne o nutfenin, ne de alakanın kendi kendine bir şey yapabilme, insan hâline gelme vetiresinde sonsuz bir şuur, irade, ilim ve kudretin varlığını gerektiren işlerin en küçüğüne bile muvaffak olabilme imkânı yoktur. Bu sebeple, bütün bunları yapan Allah’tır; bizim, hâdiseyi izah ederken sanki bütün bunlar anne karnında kendiliğinden meydana geliyormuş gibi ifadede bulunmamız ancak mecaz olabilir. Hâlbuki evrim ve onu iddia eden bilim, bütün bunları tesadüflere ve kendi kendine oluşlara bağlayarak, tarihte görülmemiş bir cehalet ve inkâr sergilemektedir. Zannediyorum, materyalist bilimin evrim üzerinde bu derece durması da bundan olsa gerek…