Kur’ân-ı Kerim, iman edenlerden bahsettiği hemen her âyette وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ“Salih amel işlerler.”113 ifadesini de kullanarak onların aksiyon yönüne dikkat çeker. “Salih amel”, arızasız ve kusursuz yapılan iş demektir. Namaz örneğinde olduğu gibi; onun kâmil mânâda eda edilebilmesi için, nasıl iç ve dış rükünlerinin yanında huşûuna yani Cenâb-ı Hak’la münasebeti aksettiren iç derinliğine de dikkat edilmesi gerekiyorsa, aynı şekilde mü’minin yaptığı bütün işleri, dâhilî ve hâricî şartlara riayet ederek yapması gerekir. Böylece mü’min, Allah’a iman edip emin bir insan olma vasfını tescil ettirdikten sonra inancını nazarîde bırakmayacak, onu aksiyonuyla da teyit edecektir.
Râşid Halifeler dönemi başta olmak üzere Selçuklu ve Osmanlıların ilk dönemlerinde olduğu gibi, işlerini gece-gündüz sürekli hareket esprisi çerçevesinde yürüten fert ve toplumlar, Allah’ın izni ve inayetiyle devrilmeden, yürüdükleri yolda sabitkadem olmuşlardır. Fakat –şanlı ecdadımıza ta’n ve teşnide bulunma anlamında söylemiyorum, zira onların en küçüğü bile benim başımın tacıdır– bir etemmiyet ve ekmeliyet mülâhazasına bağlı olarak denebilir ki, ne zaman fikir ve aksiyon plânında boşluklar yaşanmışsa işte o zaman idareciler ordunun başında sefere çıkmamışlar, ihtişamlı ve debdebeli saraylarda hayat sürmeye başlamışlardır. Tabi buna muhazî olarak halk da kendini rahat ve rehavete salmış, yüce bir mefkûre uğrunda koşturup durmayı unutmuş, sıcak döşek arzusuna düşmüştür. Böylelikle kendilerini dünyevîliğin pençesine salanlar, kendi arzularının gadrine uğramış, dünyevî istek ve bedenî arzularının ağında eriyip gitmişlerdir. Toplum anlayışının bütünüyle eksen kayması yaşadığı böyle bir dönemde, her şeye rağmen kendilerinden beklenen duruşun farkında olan Genç Osman ve Dördüncü Murat gibi kimi idarecilerin ise ihtimal devrin iç ve dış mihrakları tarafından çeşitli usûllerle iflahları kesilmiştir.